Bu Blogda Ara

9 Eylül 2025 Salı

Su'dan Sebep

Meşhur paralel kilise baskını girişiminden sonra gücünü ve despotluğunu daha da arttıran Kral Taywerd derebeylerini toplamış, anlatıyordu gene artık gelenekselleşen ay başı toplantılarında yaptığı gibi. Derebeyleri saraydaki aylık toplantılara artık daha büyük arabalarla geliyor, daha fazla ürün ve altın getiriyorlardı vergi olarak. Taywerd'in ülkesinde derebeyleri bölgelerinde kral Taywerd adına vergi toplarken, halkın sefalete mahkum olmasını, açlıktan kırılmasını hiç önemsemiyorlardı. 

Canı isterse siyaha beyaz derdi kral. Derebeyleri alkışlardı. Görevleri de vardı tabii: Tebaalarına da siyahın beyaz olduğunu anlatmak. Düzen iyiydi, derebeyleri zenginleşecek, Taywerd'i de zenginleştireceklerdi. Orman yangını, maden göçüğü, salgın hastalık gibi felaketlerde sarayından çıkmayan Taywerd, sonrasında vergi artırımına giderdi. Kısa dönemde bazı derebeylerini düşman ilan edip diğerleri ile dost olurken, menfaati tersine dönerse, hemen düşmanla dostu yer değiştirirdi. Günü kurtarmak için iç düşman da yaratabilirdi, bir komşu ülkeye fiziki etkisi düşük, siyasi etkisi görece büyük bir saldırı da düzenleyebilirdi. Herkes düşmandı aslında. Sadece o isterse atağa geçer, istemezse dost gibi davranırdı. 

Tahtında oturmuş karşısında duranlara anlatıyordu:

Neymiş? Su bitmiş. Neymiş, doğal kaynaklar heba edilmiş... Ya hu su dediğin gökten gelir. Yağmur yağar, kar yağar, kuyular dolar, nehirler göller yükselir, alırız kullanırız. Nedir yani bu yaygara?

Hem su doğal kaynakta, kazılan çukurlardan çıkan taşlar yapay kaynak mı? Yoksa siz mi kaypaksınız? Hep sudan sebepler.  

Maden için ağaç kestirmeyecekmişiz. Su bitermiş. Toprağı kazıyor altın çıkartıyor adamlar. E nasıl kazacaklar toprağı ağaç varken? Olur mu? Hem altın çıkartmak için para veriyorlar bize. Paramızla su alırız komşu ülkelerden. Uygun fiyatla da size su veririz. Kömür de çıkarıyorlar. Ne yakacaksınız kışın? Hem bakınız bir çoğunuz bilmez ama tüccarlara bir sorun, çölle kaplı ülkeler var. Onlarda hiç su yok, onlar nasıl yaşıyor? Bu eski kafalılıktan kurtulamadılar. Ama Taywerd burada oldukça, bu can bu bedende durdukça, o kafalar da değişecek. 

Bir de tutturmuşlar "üstü altından değerli". Bak! Lafebeliğine bak! Bu kelime oyunlarını yer miyim? "Altını çıkartmak için suyu harcadı" diyor cibilliyetsiz. Süblinimal mesajlar, bel altı muhabbetler. Bunların aklı afedersiniz hep uçkurlarında. Üstünü giyer konu biter derim ben de? Biz de de var böyle laflar. 

100 yıl önce madenlerinizden haberiniz yoktu. Şimdi bizimle madenlerimiz çıkartılıyor. Bizden önce değirmen mi vardı? Herkes evindeki taşlarla öğütürdü buğdayını. Şimdi büyük değirmenlerde un yapılıyor, ekmek oluyor o undan. Bunu kim yaptı? Biz yaptık. Önceki krallar yapamadı. Neymiş? Değirmenle çalışan çarktan taşınan suyun çoğunu madene harcamışlar, halka su kalmamış. Laf... Hep algı yönetimi. Yahu madenden toprağa karışıyor su. Siz bana mı anlatıyorsunuz madeni, ekolojiyi, ekonomiyi, sosyolojiyi, "piskolojiyi"? "Piskokog" da benim ekonomist de. Adamın aklını alırım!

Krallığımız zenginleşiyor. Hamasetle, siyasetle bu işler yürümez. Yükselişimiz durdurulamaz! Bu arada kuzey dağlarında yanan büyük ormanlar için ek vergi koyduk. Tarihin gördüğü en büyük yangın olduğu için söndüremedik ama "Deo Gratias*" tebamızın gönül zenginliği sayesinde yeniden canlandıracağız. Tabii hazır ağaçlar yanmışken oradaki kömür ve taş ocaklarını da büyütüp, arındırıp ondan sonra yeşillendireceğiz.

Konuşmasını sürdürdü:

Bizden önce özgürlükte yoktu. Bir tutturmuşlardı "herkes kapısının önünü temizlerse..." Bakınız, su bitti diyenle, kapının önünü temizle diyen, yani su harca diyen aynı zihniyet. Ya hu isteyen istediği yeri temizlesin, isteyen kirletsin. İnsanın fıtratı zaten kirletmek üzerine. Yiyecek ve su tüketiyorsun. Yani doğal kaynak. Sonra ne yapıyor bunları vücut?Atıyor. Nasıl atıyor? Anladın? (En çirkin haliyle göz kırptı)

Artık isterseniz başkasının kapısının önüne isterseniz çok afedersiniz sıçabiliyorsunuz. İşte bunlar hep özgürlük. Kim verdi bunu? Taywerd verdi. İşte kardeşlerim Taywerd sizi her durumda özgürleştiriyor. Ha tabi "benim kapımın önünü pisletiyor" diye kimse kimseyi kolluk kuvvetlerine şikayet edip, meşgul etmesin. Kendi problemini herkes kendisi çözsün. Kapısında nöbet tutsun. Gerekirse kabakuvvetle engel olabilir. Burası özgür bir ülke. Bu arada ilave bir temizlik vergisi de koyduk. Aydan aya toplayacağız.

Daha önce yaşadığı kaygılar, kilise baskını girişimi sonrası yükselen otoriterlik sonucu artan güç, kendini güç zehirlenmesine evriltmişti. Öyle ki, kimisi "ilah" yerine koyduğunu söylerdi de, gülüp, kendi kendine "e ne sandın ki" minvalinde sözler ederdi. Ona göre tarih Taywerdian dönemini altın harflerle yazacaktı. Kainatın tarih boyunca gördüğü en ileri ülkesi olduğundan hiç şüphesi yoktu. Yoksulluk, sefalet, felaketler, bir halk için olabilir şeylerdi.

Ne bilimde, ne sanatta, ne teknikte adı geçen bir kişi bile yoktu ülkede ama, gözü boyanan halkta uçuyoruz diyordu. Yıllar sonra torunlarının soruları karşısında yüzü kızarıp o günleri unutmak isteyeceklerinden, tarihte görülmüş bu en büyük ihanetlerden birinin parçası olarak "uçurumun kıyısından döndük" diyeceklerinden tamamen habersizce.


 *Latince: Tanrıya Şükür

6 Ocak 2025 Pazartesi

Ressam

Cami avlusunda toplasan 50 kişi anca vardı. Leyla babacığını son yolculuğuna uğurlamak üzere tabutunun başındaydı.  Göğsüne babasının doğum ve ölüm tarihi yazılı resmini iğnelemişti. Resmi görenler şaşkınlık içerisinde tekrar tekrar bakıyordu. Gözleri açık ve gülümser şekildeydi, gerçek olamazdı ama çok gerçekçiydi. Yapay zeka aracı kullanarak babasının sağlıklı halinin portresini yapmıştı. 

Daha çok Leyla'nın iş arkadaşları vardı. Aileden dedesi, amcası ve babaannesi de Leyla'nın yanındaydı. Uzak köşede annesi Vildan'ı da gördü ama, ne annesi yanlarına gelebildi, ne de onlar Vildan'a seslendi. 

Ercan Eskişehir'de Makine Mühendisliği bölümünü bitirip, Karabük'te demir çelik fabrikasında bakım mühendisi olarak işe başlamıştı. Vildan'la da burada tanışmıştı. İki yıl sonra evlendiler ve bir yıl sonra da Leyla'yı kucaklarına aldılar. Ercan, daha iyi imkanlara sahip olması sebebiyle kızını Eskişehir'de büyütmek istiyordu. "Okul çağına gelmeden Eskişehir'e taşınalım" diyordu ama Vildan hiç bir şekilde yanaşmıyordu bu isteğe. 

İş yerinde de git gide yükselmiş, baş mühendis olmuştu Ercan. Leyla da artık 5 yaşına gelmiş, babası işten gelince onunla oyun oynayıp, babasının yorgunluğunu almaya başlamıştı. Bakım işi zordur, üretim bir arıza nedeniyle aksadı mı, ekip arızayı giderip sistemi tekrar devreye alana kadar fabrikadan ayrılamaz kolay kolay. Haddeleme tezgahlarından biri saat 16.45 sıralarında arıza yapmış, tüm ekip Ercan liderliğinde makine başına inmişti. Gece saat 2.30 a kadar çalıştılar. Sonunda makine devreye girdi. Büyük bir yorgunlukla ama işi yoluna koymanın verdiği iç huzurla ekibine teşekkür etti Ercan. Son kez üretimi ve ürünü yakından görmek istedi. 

Çıkan ürüne ve hadde kalıplarına çok yakın duruyor ve prosesi inceliyordu ki, hadde kalıpları nın arasında sıkışan profil bir anda mermi gibi fırladı. Ercan yüzünü tutarak yere yığıldı. Çok fazla kan vardı etrafta. Hemen hastaneye kaldırdılar. Yaklaşık 1 ay hastanede kaldı. 
Kaza sırasında sıcak metal profil sıkışınca iyice eğilip sıkışıklığa bakan Ercan'ın gözlerini ve bir miktar burun kemiğini alıp geçmişti mermi gibi fırlayan demir. Gözleri tamamen kör olmuştu. Artık çalışması imkansızdı.

Babası ve erkek kardeşi çıkarttı hastaneden. Arabanın arka koltuğuna oturttular. 1 saat geçmiş olmasına rağmen hiç birşey söylemeden yolculuk devam ediyordu. En sonunda Ercan, "benim ev bu kadar uzak değildi?" diye girdi lafa. 
Babası "Eskişehir'e gidiyoruz" dedi. Bir süre sessizlik oldu. Ercan üsteledi. Vildan ve Leyla'yı sordu. "Böyle olması hayırlı abi" dedi erkek kardeşi. Bir süre sonra uyuyakaldı Ercan.

Babası kazayı duyup geldiğinde, Vildan görüşmek istemedi. Sonrasında eve buyur ettiğinde anlaşıldı durum:
"Daha 27 yaşındayım. Bütün bir ömür kör bir adama bakamam ben. 7 yılı yaşamadım sayarım. Çocuğunu da alın gidin" dedi kayınpederine. Leyla da duymuştu tüm bunları. Hıçkıra hıçkıra ağlamıştı odasında. 

Eskişehir'de ki evlerine vardılar. Kardeşi Ercan'ı eve çıkarttı. Salonda koltuğa oturttu. Annesi ağladığını belli etmemeye çalışarak mercimek çorbası koydu önlerine. Çorbayı içtiler. Bir süre sonra Leyla geldi. Ercan kucağına aldı Leyla'yı. Saçlarını okşadı. Kokladı. Sonra ellerini yüzünde gezdirdi. Adeta yüzünü taradı. Öptü kızını. "Gözlerin ne zaman iyileşecek baba?" diye sordu Leyla. Yüzü bembeyaz olup kucağından indirdi kızını. Kardeşinin yardımıyla odasına geçti. Kardeşi yatağın yerini ve sandalyeyi dokunarak işaret etti. Masa vardı bir de. Kurşun kalem ve kağıt istedi Ercan masasına. 2 saat kadar kaldı odasında. 

2 saatin sonunda kardeşini çağırdı odaya. Kağıda Leyla'nın yüzünü çizmeye çalışmıştı. Kardeşi çizimi görünce gözyaşlarını tutamadı. Gerçekten harika bir portre çizmişti. 

İlerleyen zamanlarda resim çizerek hayata tutunabildi Ercan. 
Kendisine anlatılan manzarayı, nesneyi, tasvir edilen bir olayı karakalem resim ile kağıda döküyordu. Babası da emeklilikten sonra adliye yakınında çay ocağı işletmeye başlamış, orada sergilemeye başlamıştı bazı resimleri. Bir süre sonra namı şehirde duyulmuş, Belediye desteği ile resim sergileri düzenlenmişti.


Kardeşi ile zaman zaman Liberty' de bira içerlerdi. "Ağlayamıyorum da ama en kötüsü Leyla'mı görmemek. Dokununca görmüş gibi oluyorum ama, görmek gibi değil neticede" demişti bir seferinde. İçine doğru ağladığı çok belliydi. 

Bu içine ağlamalar zamanla kalbini çok yormuştu. Daha 54 yaşındayken geçirdiği kalp krizinden sonra hastaneye kaldırıldı. 9 gün yoğun bakımda kaldı. Gözünü açabildiğinde hep Leyla'sını sordu. 5 dakikalık izinle görüştüklerinde elleri ile yüzünü okşadı sürekli. Son bir kez görüyor gibiydi. 

Camide uzaktan annesini gördüğünde "daha 27 yaşındayım" dediği anı hatırladı. "27 yaşındayım. Annemin bizi terk ettiği yaştayım" diye geçirdi içinden Leyla. 

Tabuta başını koyup ağladı sessizce. "Ah babacım, gözlerin olmadan gördün beni biliyorum, ah babacım" 

14 Ağustos 2024 Çarşamba

Kapital (Yüksel Abi)

1989 yılında doğup büyüdüğü topraklardan ana vatan dedikleri ama aslında çokta bilmedikleri o ülkeye ulaşma süresi kısa ama süreci uzun yolculuğa başlamışlardı. 29 yaşındaydı Yüksel. İri yarı sarı saçlı mavi gözlü bilekleri oldukça kalın ve büyük elleri olan bu adam, doğup büyüdüğü Bulgaristan' da teknik liseyi bitirmiş, kimya konusunda da iyi bir birikim elde etmişti. 
Ana vatan Türkiye'de yakın akrabaları ve ailesi ile birlikte, içinden nehir geçen, geçmiş yıllarda iki büyük göç almış ve üniversite öğrencilerinin çok olduğu her tarafı çamurlu küçük anadolu kenti Eskişehir'e yerleşmişlerdi. Kendi ölçeğine göre azımsanmayacak şekilde sanayileşmiş bir şehirdi burası.
Bulgaristan' da aldığı eğitim, aileden ve çevreden gelen kültür ve yaklaşım ile içten gelen kendine güven sayesinde kısa sürede (yeni) ana vatanda kendine yer bulmuş, hayata tutunmuştu.

Ben 2010 da tanışmıştım onunla. Sanayi Odasına bağlı bir kuruluş, ortak çalışmalar yapabileceğimizi düşünerek, Yüksel Abi'nin çalıştığı firma ile bir görüşme ayarlamıştı. Görüşme sonunda pek bir ortak iş fikri oluşamamıştı. Mavi gömleği, beyaz saçları, aksanlı konuşması, davudi ses tonu ve içten gülümsemesi ile aklımda yer etmişti Yüksel abi.
İki yıl sonra küçük bir boya üreticisi ile birlikte çalıştığım firmanın kapısından içeri girmişti. Hatırlamıştım o ses tonu ve gülümsemeyi.
Yıllarca çalıştığı kapitali kendi işiymişcesine var etmeye çalışmıştı. Sonradan işverenle, işverenin işe aldığı bir danışman yüzünden anlaşmazlığa düşüp yollarını ayırmış ve bu firma için çalışmaya başlamıştı. Diğer firmadaki danışman da saygı duyulan ve yakından tanıdığım biriydi. Hayat çok garip. 
İlerleyen yıllarda firmalar arası ticari ilişkinin de etkisi ile yakınlık ve sohbetimiz artmıştı. O, aynı sektörde farklı firmalarla aynı işi yapmaya devam etti. 
Yıllarca var etmeye çalıştığı kapitaller, emeğinin karşılığı olarak akciğer kanserini layık görmüştü. 
İlk haberi aldığımda aramıştım. O koca adamın telefonda ağladığını duymak çok üzmüştü beni. 
"Tek bir noktada değilmiş, biraz dağınıkmış ama çok yoğun değilmiş, küçülmeye ve azaltmaya çalışacaklar" demişti. 
Kaç yıl geçti aradan bilmiyorum. Çok uzun zaman önce bizimle tanıştırdığı iki kişiye tekrar ulaşmamız gerekti. Uzun zamandır arayamamanın verdiği rahatsızlıkla utana sıkıla aradım. Sesi iyiydi, çok hafif bir yorgunluk var gibiydi. Hastanede yattığını söylemişti. Palyatif bölümünde demişti. Uğrayacağım mutlaka dedim. Görüşürüz deyip kapattık. Arkadan mesajla sorduğum kişilerin numaralarını da atmıştı. 
O gün bugündür, uğrayayım diye düşünürken, içinde yaşadığımız varetmeye çalıştığımız kapital ve ev arasında bir fırsat yaratamamıştık. 
Bu sabah öldü haberini aldım. Lafın arasında, alelade bir haber gibi. 
Ona verdiğim söz boğazımda yumru olup kaldı adeta. Ve şu anda bende bıraktığı o hoş sedaya karşılık verdim mi veremedim mi sorusunun karşılığı da yok.
Yaş ilerledikçe katıldığınız cenazelerin sayısı artıyor. Hayatınıza giren ve uğurladıklarınız çoğalıyor. Hiç birinde bilmiyordum son kez görüştüğümü ama Yüksel Abi'ninki boğazımda düğümlenen yumru olarak kalacak bir süre daha.
Gecenin bu saatinde kendimi tutamadım, ağlıyorum için için. Hüngür hüngür ya da hıçkıra hıçkıra da olsa faydası yok. 

Ne diyeyim. Hoşçakal Yüksel abi.

22 Temmuz 2024 Pazartesi

TERMODİNAMİST

Ne diyorlar? Enerji, yoktan var olmazmış ve varken de yok olmazmış
İnanıyor musun? Bu kardeşiniz bu işleri bilir. 
Bakınız bir canlı öldüğünde, o kanlı canlı, enerji dolu varlık, bu dünyadan göç ettiğinde.... Hikmetinden sual olunmaz. O gözlerdeki fer nasıl yok oluyor? 
Hani enerji yok olmuyordu? 
Bir araba duvara çarpınca enerjisi bitmiyor mu kardeşlerim. 
Aaaah ah... Yıllarca bizi uyuttular. 
Neymiş; bir sistem, her hangi bir zorlama olmazsa minimum enerji maksimum düzensizlik eğilimindeymiş. 
Kim söylüyor bunu? Sözde bilim insanları... Sevsinler sizin biliminizi...
Masanın üstündeki yada dolaptaki kitaplara dokunma bakalım 10 sene. Hani zorlama olmayınca düzensizliği artacak ya... E yerinde duruyor? Neymiş? Entropi... Dilimizde bile olmayan bir kelime. 
Kardeşlerim, bir tutturdular enerji, entropi, kelimeleri birleştirdiler, Termodinamik... Bak bak bak... Yetmedi, termodinamik çevrim. Yahu kuzu mu çeviriyorsun? 
Oyuna bak. Evelallah biz sizin ne filimler çevirdiğinizi yıllarca gördük, izledik. Sokak arası sinemalarda o 5.si, 6. sı çekilen rezil filmlerinizi de gördük. Ama Allah'ın izniyle artık, bu sarmaldan kurtulacağız. Bu kardeşiniz burada olduğu sürece, bu can bu bedende olduğu sürece, kardeşlerim, kimse sizi bilimle dövemeyecek. 
Ben en büyük entropistim kardeşlerim. Hatta ve hatta termodinamistliğin daniskasıyım. Artistlik yapanın aklını alırım. Abdestimden şüphem yooook. (çünkü almadım). 
Biz bu yola kefenimizle çıktık. Öyle bazıları gibi kalın kitaplarla çıkmadık. Sınav yapıyorlarmış, defter kitap açık.... Heey hey... Kardeşlerim, ömür bitip son nefesi verdiklerinde, o enerjinin nasıl sıfırlanıp yok olduğunu gördüklerinde, işte o gün, notlar açık olacak. Amel defterlerini okurken gözyaşlarına boğulacaklar. Hani enerji bitmişti ya, sonra o kitapları okuyup, gözyaşı dökerken, bir anda gelecek o enerji... Orada görecekler hem varken yok olduğunu, hem yoktan da var olduğunu. Allahın işine mi karışıyorsun? 
Kardeşlerim, dedim ya  ben termodinamistim, hatta daniskasıyım.
...... 
O kadar inandırmıştı ki kitleyi, bilim insanlarına ve üniversite gençliğine oldukça kötü gözle bakıp, "büyük oyunu gör, büyük resmi gör, bunlar batının tuzağı" kampanyaları başlamıştı. Hatta bazı gençler yolda önleri kesilerek kitaplarına zarar verme eğilimine girmişti kitle. Adeta bir distopya yaşanır olmuştu.
 
Aslında hiç bir şeyden anladığı yoktu. Ne ekonomiden, ne teknolojiden, ne enerjiden. Enerjinin parasal gelirini ve pastanın büyüklüğüne olan iştahını saymazsak. Konuşmaların içeriğinde "kardeşlerim, biz, bu kardeşiniz" yoğunluğunda olsa da, "BEN" vurgusu, doğrudan kullanmadığı halde çok barizdi aslında ama, kendi kitlesi için bu abi tavrıydı, baba tavrıydı, dayı tavrıydı. "Çoh böyük Adam" diyorlardı köy kahvelerinde. Kulaktan kulağa yayılmıştı namı. Şeytan tüyünü iman gösterisi ile birleştirip, bir iki höykürünce yerini iyice sağlamlaştırmıştı.
Oraya çıkmıştı. Nasıl çıkmıştı, neden çıkmıştı, bunların bir önemi yoktu.
O pek çok şeyin daniskasıydı. Bilmese de fikri vardı her konuda. Oraya çıktıktan sonra da soramadı kimse akıl sağlığını, sorgulayamadı da. Böyük termodinamist, yanlış yorumladığı bilimsel kanunların tersine işler yaparak yarattığı hortum neticesinde, halkın cebindeki paranın hortumlanmasına neden olmuştu.
Ama olsundu. O neticede Zübük gezegeninin lideriydi. "Ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey" diyen Hayriye Hanımların sessizliği ve susturuculuğu ile de daha uzun yıllar çıktığı yerde kalacaktı. "Çıktığı yere geri dönse keşke" diye düşünenler avcunu yalayacaktı.

..... 

Termodinamik: Isının ve dolayısıyla enerjinin dinamiği diyebiliriz. Ayrıca "TERMODİNAMİST" yada "ENTROPİST" şeklinde bir kullanım yoktur. 
Merak edenler için:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Termodinamik

15 Temmuz 2024 Pazartesi

Kaygı Duruşu

Kilisenin çanları normalden farklı şekilde çalıyordu. Cenaze haberi verir gibiydi ama, gecenin o saatinde cenaze haberi verildiği görülmemişti.

Meraklanan kasaba halkı ellerinde fenerle yada meşalelerle sokağa çıktı. Kiliseye doğru yürümeye başladılar ama, meydandaki merkez kilise değil de, en uzaktaki kiliseden geliyordu çan sesleri. Kalabalık giderek çoğaldı. Adeta meşaleli bir yürüyüş kortejine dönüştü. Çanların kimin için çaldığını anlamak için kasabanın en ucun doğru yürüyorlardı. Kasabanın Jandarma karakolundaki bir avuç asker, kalabalığı yatıştırmak için dışarı çıktı. Tam bu esnada Merkez kilisenin, bölgedeki Katedrale bağlı olmadığı için çan çalmadığı söylentisi de yayılmaya başlamıştı. Kimse ne olduğunu bilmediği halde, herkes hikayeyi bir yerinden çözmeye başlıyordu.

Demek ki merkez katedralle arası iyi olan Kral Taywerd zor durumdaydı. İşte askerler de halkı durdurmak için çıkmıştı. Demek çanlar Taywerd'i korumak için çalıyordu. Yeni yapılmış  gazlı sokak lambaları sönüktğ. Muhakkak ki bu Taywerd'i sevmeyen jandarmaların işiydi.

Taywerd zalim bir kral olmasına rağmen halkın bir kısmından destek görüyordu.

Destek vardı var olmasına ama, ya halkın kalan kısmı? Hem şu diğer katedralin durumu da tüm işleri berbat ediyordu. Kilise sistemlerinde tekillikten ziyade paralellik olması, halkı ikna etme yolunda, Taywerd için kendi bekası açısından büyük problemdi. İnanılmaz bir kaygı patlaması hakimdi. Öyle ki 128 bin okka altın parayı yok etse kimse birşey diyemezdi de, birisi atların yemini değiştirmeye kalksa korkudan dünya kadar soru sorup, başseyisi hatta başveziri dövmeye kalkardı. Bir seferinde dövdüğü rivayet edilse de, kanıt bulunamadı. Bir oğlunu, kuyusunu mu kazacak diye, bir süre uzak tutmuştu yanından. Sonradan çok salak olduğunu anlayınca yanından hiç ayırmadı, o da bir diğer kaygı kaynağı olmuştu.

Nasıl olmuşsa, o gece küçük şehirlerin ve kasabaların tamamında merkez Katedrale bağlı olan kiliseler çanlarını çalmaya başlamıştı. Meşalelerle sokağa dökülüp ne olduğunu anlamaya çalışan halk, inanılmaz bir kurgu ile diğer Katedrali düşman belleyerek, oraya bağlı kiliseleri ateşe verdi.
Bazı kentlerde Jandarma karakolları ateşe verildi. Merkez Katedrale bağlı olmayan halk vahşi bir şekilde çırılçıplak soyularak at arabalarına çivilenrek sokaklarda gezdirildi. Kimisi kan kaybından can çekişerek öldü, kimisi tekmelerle öldürüldü daha 19 yaşında.

Taywerd muhbirleri aracılığı ile gün ağarırken almaya başladı haberleri. Çok planlı programlı başlamayan bu hareket, bir kaç saat içinde halkın Kral Taywerd'a saygı duruşuna dönüşmüştü. 

Çanların kendileri için çaldığını anlayamayan ülke halkı, çılgınca Kral Taywerd'in kaygı duruşunu, ona karşı bir saygı duruşuna çevirmişti. Bu esnada, kalabalığın gazabına yakalanmayan, her iki Katedrale de bağlı olmayan bir kısım halk "resistere iter' duasıyla içten içe kendini telkin etmeye çalışıyordu, malum kaygıları hiç sonlandırmayarak. 

15 Kasım 2023 Çarşamba

Yol

Öndeki arabanın arka lambaları gözümü aldı. Sisleri yakmış şerefsiz. Aha frene de bastı. Kırmızı nokta. Alfa Romeonun nokta nokta kırmızı led fren lambaları en parlak haliyle yaktı gözlerimi..
Yandı...
Ülke gibi... 
Tabela... 
Yanık Ülke... Bağbozumu.. Şarap bağları.. Gelelim buraya bir ara...  Gidelim buralardan.
O kamyon çok hızlı değil mi? Çok su sıçrattı.
Ya sev ya terket yazmış üste.. 
Ne kadar milliyetçi o kadar kapitalist... 
Kamyon.. 
Susurluk ayranı. 
Mercedes... 

Kula kulluk edene yazıklar olsun yazmış çamurlukta... Biraz da her telden delikanlı
KULA yazısı üstünde kırmızı çapraz çizgi. 
Tabela... 
Çizmişler...
Kırmızı... 
Şarap gibi... 
Alfa Romeonun arka stopları gibi. 
Kırmızı noktalı... Ergenlik dönemi filmleri

Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır. 

Beyazı da var. 
Bir de beyaz berelisi. 
Bir kez ikna olunca milliyetçilik harcı, 
Eline silah tutuşturulup, 
Öldürebilirsin o pis yabancıyı... 
"Bakarız sana hapiste koçum...." Mozaik de neymiş? 

Ülkenin çivisi mi çıkmış? Vidası var mıydı ki? 
Nerede bileyim hırdavatçı mıyım ben? 
Kahve içer misin? Gözlerini dinlendir. 
Bir amerikano lütfen... 
- Hem starbaks hem amerikano yuuuuuuhhh....
  Kah rol sun İs ra il.  
  Müslüüman uyuuumaa.... Iıııııı

" 300 metre sonra sola dönün" 
Tabela : ÖDEMİŞ
Yol ayrımı.... ALLAHDİYEN yolu mu bu? 
Allahdiyen... 
Çile bülbülüüüümmm ALLLAAAAAAAAH... 

Gözlerim kapanıyor... Gözlerimi kapatıp uyanmak istiyorum... Geçsin bu benim içimi kemirip dururken kendi içindeki tutarlı duran (tutarsız) hal.
Bir gök gürlese bari bir sağanak patlasa.... 
Yıl olmuş 2024.. Hala göklerden medet ummak... 





16 Mart 2023 Perşembe

Sesinin Yankısı

1996 yılıydı. Lise son sınıfa geçmiştim.
Zor zamanlardı bizim için. Hatta geriye dönüp bakınca belkide en zor yılmış şimdiye kadarki.
O zor zamanlarda duymuştum bu şarkıyı. Müziği sözleriyle bütünleşerek, o sıkıntılı dönemlere anlam katıyor, şarkıya kendi çapımda yeni anlamlar yüklüyordum. İçli bir keman ile insanın yüreğine işleyen bir giriş... 

Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman
Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
Alıp da başını gitmek istersin
Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz

Bir taraftan da soruyordum, bir kente yalnızlık nasıl çöker? İnsana çöken yalnızlık hissi miydi anlatılmak istenen? 
Zor zamanlarımızı omuzlayan anneannemi kaybettiğimizde yalnızlık hissinin kalbimden tüm kente aktığını düşünmüştüm. Çok değil bir yıl sonra gittiğim o tutucu, kapalı Anadolu kentinde, kente çöken yalnızlık tabiri farklı bir anlam kazandı zihnimde. Alışkın olduğum, yaşayıp gördüğüm dünyadan çok farklı olan bu kent yalnız ve insanı da yalnızlaştıran bir kent hüviyetindeydi benim gibi bir toy delikanlı için. Kendi iç dinamiklerine ve orada kendi içinde yalnızlığı olmayan yaşantıya sahip bir şehir olduğuna vakıf olmam normalden biraz uzun sürmüştü. Ben kendimi yalnızlık içerisinde hissediyordum belki sadece.

Yıllar geçtikçe şarkıyı daha bir sevip içselleştirmeme rağmen halen bu soruyu soruyordum: kente yalnızlık nasıl çöker? Bazen sabaha karşı, hemen herkes uykudayken? 

Grubun 25. Yılı konserinde çaldığı ikinci parçaydı. Sahneye ikinci sırada çıkmıştı grubun basçısı, İbrahim.
Ah İbrahim ah. Yıllar sonra, bir deri bir kemik, müzik yapma yasağına karşı yaptığı bireysel eyleminde, yenik düşmüştü ufalmış bedeni. Yalnızlık hissi bu kez de, bizzat grubun içinden hissedildi. 

Günlerden 6 Şubattı.. Sabah 6.35. Eşimin "deprem olmuş, Diyarbakır da Galleria yıkılmış, annemler sokaktaymış" haberiyle uyandım. İnternet üzerinden bilgi almaya çalışırken depremin şiddetini 7.6 olduğunu öğrendik. 2 saatten fazlaca bir zamandır ülkenin bir kısmının büyük bir sarsıntıyla uyandığını ve yıkıntı altında olduğunu farkettik. 23 yıl önce ülkenin batısı beşik gibi sallandığında atılan çığlıklar, bu kez güneyinde duyulmuştu.

10 il doğrudan etkilendi, ama özellikle 3 il, Kahramanmaraş, Hatay ve Adıyaman neredeyse tamamen çöktü. 

Günler geçtikçe, bölgeden gelen haberler o kadar kötüye gitti ki... Haberlerin kötülüğü ile, devlet kurumlarının acziyeti arasındaki paralellik ya da ilişki, beynimin içinde uğultuya dönüştü... Gitgide büyüyordu bu uğultu... 

Adıyaman'da, eşinin ailesi in oturduğu apartmanın yıkıldığı, tüm ailenin enkaz altında kaldığını duyduk bir arkadaştan. Sonraki günlerde tam 14 kişiyi toprağa verdiler. Öyle ki bazılarını teşhis etmekte zorlandıklarını anlatıyorlardı. Başka bir arkadaş bu kez Hatay'da benzer bir durum anlatıyordu, gözleri yaşlı ve çaresiz. Yengesini fiziksel özellikleri ile teşhis edemediler örneğin. Tek teselli - ona da teselli denir mi bilmem- cenazeye ulaşabilmiş olmaktı, ve bir şekilde teşhis edilmesiydi. 

"Asrın Felaketi" diyerek propagandaya çevirdiler işi hemen ertesi gün. Önceliği kurtarma faaliyetleri yerine "sela" okumaya verdiler minarelerden ki, muhtemelen on binlerce insan kendi selasını dinledi enkaz altında. "İmdat" çığlıkları yankılanamadı da, sela sesleri yankılandı yıkılmış, "yalnızlık çökmüş" kentlerde. Enkaz altında yüreği kalmış bizlerin kulaklarında, beyninde, vicdanında... 

Derken alttaki görsel çarptı gözüme günler sonra. Yüreğime... Beynime... Vicdanıma... Kanıma dokundu bu çaresizlik ve yokluk hissi... Korku filmlerinde görülebilecek şehir yıkıntıları, bir kaç gün içinde normalimiz olmuştu bizlerin ama, yaşayanlarda silinmez acılara dönüşmüştü. O zaman anladım "yalnızlık çöken kenti".

6 Şubat 04.17 de yükselen çığlıklar yankılandı adeta... Bu sesin yankısı biter mi? 
Bitmez... 
Yarına kalacak 
ama, 
hiç bitmeyecek.

Saygılarımla

3 Ekim 2022 Pazartesi

Küfür


Star Wars filmini izlerken uyuya kalmışım.


Çok çok yakın bir zamanda, çok çok yakın (başka) bir galakside...

Müziğe düşmandı adam, sanatın her türlüsü  de anlamsızdı. Çünkü anlamıyordu. Anlaşılabilir olmalıydı sanat dediğin. Heykel dedin mi mesela, çatal ucunda sosis güzel bir heykel olurdu da, farklı açılardan bakıldığında farklı anlamları olan, Yeşil ve Mavinin dengesini anlatan bir heykel, "UCUBE" olarak nitelendirilebilirdi. 

Şaraptan hiç haz etmezdi. Üzüm olarak yenmeliydi ama, o kırmızı su da neydi?  Özünde her şeye düşmandı. O kadar ki, herhangi bir tatlı yerken bile yüzü ekşirdi. Herkesin eliyle sevebildiği uçabilen kanatlı türleri, kapalı ışın kılıcını dürterek sevgisini gösterirdi.

                                                DALL-E tarafından üretilmiştir.


Binlerce yıl önce, diğer tarafın kutsal seferlerindeki vandallığın benzerlerini, şimdi kendi tarafındakiler, üstelik kendi gezegenlerindeki halklarına yapıyorlardı. Çok bir laf etmiyordu bu duruma. Ki yıllar önce, müziğe düşman olan, desteklediği bir kitle, galaksi tarihinin en vahşi cinayetlerinden birini işleyecekti topluca. Bazıları cinnet diyecekti bu organize işe. Kendisi de olayın araştırılmasının sonlandırılmasına "hayırlısı olsun" diyecekti.


Önceleri onun gezegeni, kendi kendine yetebilen bir gezegendi her anlamda ama ne hikmetse ona ve onun türüne bir türlü yetemiyordu. Bir ara geçmişinde sahte parmak izi ayarlayarak seyahat etme imkanı sağlamıştı ülkeler arasında yancılarına ama tabii ki bedava değil. Yakalanmıştı da boşverilircesine davranılmış, adeta mükafatlandırılmıştı. Universal Kredi yada takasa konu malın kokusunu nerede olsa alırdı. Tabii ki her işten karlı çıkardı, cin fikirliydi.
Bu kadar cin fikirlilikle, artık yönlendirilmekten yönetmeye geçmek istiyordu tebaasını. Önce Gezegenin en büyük devletinin generalliğine soyundu. Maviler bir kaç farklı tonda savaşınca, tek yeşil olarak kazandı. İşte tüm hikaye buradan sonra aldı yürüdü. 


Yanına gangsterler, Jawa'lar, Sith'lerin olmamışları ve benzeri bir kitle topladı. Devamında önce olamamış Sithlerin mağduriyetini dillendirdi. Çok yandaş buldu kendine, bir süre sonra olmuş Sithler'de ona döndü yüzünü. Gerçi bir kısmı "ne çirkin yiyor bu adam tatlıları yaaa" demişler bir rivayete göre.


Sonra galaksinin sakinlerinin tepkisizliğinden faydalanıp, hem Sith Lordu ilan etti kendini, hem de tüm halkın babası. Yıllar önce adlarını duyduğu Anakin, Luke, Yoda ve bilimum kahramanın yerinde kendini de görmek istiyordu. Önce bir kısmını kötüledi herkese. Sonra Jabba nın mağduriyetini anlattı mesela. Ama yetmiyordu. Bir bahane bulup hiç sevmediği müziği de yasaklasa ne güzel olacaktı, ve hatta şarabı. Bir de Dünya diye bir gezegende, kızlı erkekli öğrenim görüldüğünü duymuştu ki, aman tanrım...


Elinden geleni ardına koymadı bu kızlı erkekli eğitimin yapısını bozmak için. Devamında şarap dağıtımının önüne geçmek için var gücüyle çalıştı. Üniversal Kredileri düzenleyeceğim derken, bir anda fakirleşti galaksisi, ama on sorsanız herşey güllük gülistanlıktı.


------------------------------------------------------
Kış geliyor ve havalar soğudu. Üzerim açık yatmışım. Kabustan saat 4 te uyandım. Uykum vardı, sürüne sürüne yatağa gittim, telefona bir göz atayım dedim çok uykum olmasına rağmen... Sosyal medyadaki haberi görünce kanım dondu. Ankara'da bir müzisyen, istek parçasına "bilmiyorum" diye cevap verdiği için, 3 kişi tarafından saldırıya uğramış ve maalesef yaşamını yitirmişti. Detayları okudukça uykum daha daha bir kaçtı. Çok vahşi ve planlanmış bir cinayet.  


- Yan mı baktı bana o?
- Ne demek bana böyle cevap vermek?
- Haklıyım ve güçlüyüm, her istediğimi yaparım.
- Çok mağdur edildim, herkese her şeyi yapma hakkım var.
- Ben böyle istiyorum, diğerleri umurumda değil.
-Sana mı soracağım ne yapacağımı?
Toplumda son yıllarda çokça duymaya başladığımız kaba saba magand ifadeleriydi bunlar.
Ooooofff off.

Ahmet TELLİ'nin YENİLDİK şiiri geldi dilimin ucuna.


Çöl ve moraran cesetler, rüya 
Kâbusa dönüyor cinnet saatidir 
Coğrafyanın bu yakasında bir halk 
Kendi oğullarını boğazlıyor artık 
Kûfi bir cesaret oluyor cinnet 

Cinnet... Yaşananları anlatmak için fazlaca masum bir ifade.
Önce keskin bir şekilde erkek egemen hale getirilen anlayış.
Bir şekilde meşrulaştırılan ve sonrasında desteklenen suç ve suçlular.
Buna paralel kanuni düzenlemelerle basitleştirilen silahlanma.
Hukuksuzluğu yücelten yaklaşımlar ve hukuksuzluğun toplumun geneli tarafından içselleştirilmesi, yada hukuka olan inancın kaybolması.
Sonrasında, bu olay özelinde istek parça ve ret cevabı, ardından gelen vahşilik.
Reddetme özgürlüğü herkes için olduğu gibi, reddedilme ihtimalinin de benzeri bir karşı taraf özgürlüğü olması, öfkeyi körükleyici yanının olmaması gerektiği noktasına eğitimle mi gelinecek?...

Olaya karışanlardan biri TAI de mühendis.
Diğerleri çalışma bakanlığında iş müfettişi...
İkisinin adam yaralamadan sabıkası da var diye duydum radyoda bugün. Bu kurumlarda çalışamamaları lazım normalde.

Herkeste aynı yorum tabii: Her yere torpille adam yerleştirdiler...

Başka türlü bir de ironi var bu olayda:
Müzik / sanat düşmanları ve aynı zamanda içki düşmanları tarafından desteklenerek bir yerlere gelmiş gangster özentisi üç kişi, alkollü bir mekanda müzik dinliyor ve devamında müzisyeni öldürüyor.

Sebep sonuç ilişkisi bakımından yalnızca torpillilerin bir yere gelmesi ve suça teşvik edilmesi sonucu olarak öldürülen bir müzisyenden bahsedebiliriz ama, doğru olmayan sebep sonuç ilişkisi, farklı noktalara götürebilir işi.

Yok yok olamaz. Bu CİNNET değil...
Bu olsa olsa bilincin zamanda geri gitmesi, orta çağa varması.
Uzaya çıkacaktık elimizi kolumuzu sallayarak, teknik meknik hakgetire, ama bilincimizi orta çağa ışınladık.

Uyuyamadım bir türlü sabahın 7.30 una kadar. Şimdi saat gece 01.00, ve hala uykum yok tüm günün yorgunluğuna rağmen.


Yine Ahmet Telli den gelsin o zaman:
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

Diyor ya şair bu şiirde: Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa...
Yıkılmıyor bu karanlığın ve sabit fikirliliğin duvarı.
İki küçük çocuğumu, iyi insan olarak yetiştirmek istiyorum da, ne kadar iyi kalabilirler, ne kadar sağlıklı büyütebilirler içlerindeki çocuğu, ne kadar inandırıcı kalabilrim onların gözünde iyi insan olmaya, kötülüklerden uzak tutmakta, kesitrmekte çok zorlanıyorum.

Çok kaygılıyım çok...


😔😢



1 Ekim 2022 Cumartesi

Bergen - İran Paralelliği Üzerine

Çok yoğun ve yorucu bir hafta, en azından kağıt üstünde bitmişti işte. Her ne kadar yarın gitmeyi planlamış olsam da işe, haftanın yoğunluğu azalıp, nispeten sakin bir hafta sonu gelmişti. Genelde böyle yoğun geçen haftalarda cuma akşamlarını, çilingir olmasa da, ufak çapta keyif verici bir rakı sofrasıyla şenlendiriyorum.

Bu düşünce ile atladım arabaya, radyoyu açtım. Radyoda çok tanıdık bir ses, melodisi yabancı olmayan, ama çok ta aşina olmadığım bir parçayı seslendiriyordu. Işıkta durduğum anda, telefon uygulamasıyla şarkıyı dinleterek kim olduğunu, şarkıyı bulmaya çalıştım. Uygulamada çıkan parça, dinlediğim parça değildi. Daha doğrusu söyleyen o değildi. 
Çocukluğumuzda belleğimize "acıların kadını" olarak kazınan Bergen' di benim bulduğum parçayı söyleyen.

Saçları ile tek gözünü kapatan arabesk - fantezi şarkıları söyleyen kadın. Gerçi bu coğrafyada sayıca çok azdı "acıları" olmayan kadınlar. Eve gelince şarkı adıyla internet taraması yaptım. Aşağıdaki görsel çıktı karşıma.


Melek Mosso, genel olarak yorumunu beğendiğim bir şarkıcı. Parça mükemmel olmuş onun sesiyle. Onu da buraya bırakayım. Dinlememiş olanlar da dinlesin:

Şarkının sözleri daha da bir manidar:

Öyle bir dünya bu vefadan yoksun
İsterse kainat servetin olsun
Düştüğün yerlerde sen artık yoksun
Düşeni götürür, yollar affetmez
Yoluna halılar serilir sanma
Uğrunda ömürler verilir sanma
Değerin, kıymetin bilinir sanma
Gideni götürür, kullar affetmez

Sanki genel anlamda bahse konu vefasızlık, erkek egemen toplumun bir sonucu gibi. Bu egemenlik o kadar derin ki, İngilizce 'de "tarih" kelimesinin karşılığının "history" olmasının nedenini "hikaye" olduğunu hatta "erkeklerin hikayesi - His Story" den oluşturulduğunu anlatmıştı bir programda ünlü tarihçi Murat Bardakçı.
Dedik ya bu coğrafyada sayısı çok azdır herhalde bir şekilde acıyla yüzleşmeyen kadın. Yani sırf kadın olması nedeniyle acıyla yüzleşmesi bahse konu olan. Acısı az yada çok. Bu arada, az önce hayat hikayesini detaylıca okudum Bergen'in de, yine dedim ki "AHHH AHHH". Marx'ın devlet tanımını yüzünüze tokat atarak adeta, dibine kadar hissetmiş olduğunu görürsünüz hayat hikayesinde.

Telefonu elime alınca - artık bağımlılık boyutunda olan telefonla ilişkimde - twitter üzerinden haberleri gözden geçirmeye başladım. İran'daki protestolar ve rejimin tutumuna ilişkin haberlerle karşılaştım.

Ülkesindeki zorbaların, uzun yıllardır dayattığı başörtüsünü düzgün takmamasını bahane ederek karakola götürülüp, hayatını kaybeden Masha Emini haberi tüm dünyada geniş yankı bulmuş, İran' da çok büyük bir özgürlükçü kadın hareketine ve sokak eylemlerine dönüşmüştü geçtiğimiz iki hafta içinde. Kardeşinin cenazesinde saçlarını kesen kadın videosu çok can yakıcıydı. 

Çok basit bir ifadeyle, başka yönetimlerde kendi sakallarının varlığı için "mücadele" veren İslami Misyonerliğe soyunmuş erkekler "kılla tüyle niye uğraşırsın" savıyla konuyu basitleştirebilirken, mevcut yönetimde kadının "kılı tüyü" nü çok ciddi bir problem olarak gündeme getirebiliyordu. Üstelik, örneğin 28 Şubat döneminde ülkemizde, üniversitelerdeki Başörtüsü - Sakal yasağı özellikle Sol yada Özgürlükçü kesim tarafından hiç bir şart - gereksinim ortaya sürmeden desteklenmişti, ve İran'da da Şah rejimine karşı özgürlük hareketi olarak doğmuş ve destek almıştı mevcut zihniyet.

1979 yılında, yani tam 43 yıl önce iktidara gelen zorbaların öncesini yalnızca fotoğraflardan görebilen gencecik kadınlar, hiç yaşayamadıkları özgürlüğün de hasretiyle, öfkelerini sokaklara çıkarak tüm dünyaya duyurmaya çalışıyor. Hayatın içinde hasreti hissedilen şeyler genelde hiç yaşanmamış olanlardır. Hiç yaşanmamış olanlar, hasretle beraber bir tutkuya dönüşür. İran'daki özgürlükçü kadın hareketinin içinde olanların büyük çoğunluğu da, hiç yaşayamadıkları özgürlüğün hasretini, tutkuyla birleştirmiş olanlar. Tabi ki eskiden ülkelerinin nasıl olduğu hakkında fikir sahibi bu kadınlar aynı zamanda.

1979 öncesi çekilen bu fotoğraf ne kadar büyük bir değişim yaşandığını gözler önüne sermeye yetiyor. 

"Özgürlüğümüz kısıtlanıyor" savıyla popülaritesini artıran ve belki de fotoğraftaki kadınların da desteğini alan kitle, yaşam tarzına müdahale edildiğini iddia ederek mağdur edebiyatıyla kitleleri etkilemiş ve bunun sonucunda, önce yönetimi devirerek kendi ideolojisinde bir yönetimi ülkeye dayatmış, sonrasında ise kendi gibi olmayan herkesi hain ilan eden bir zihniyetle ülke yönetimini tamamen ele geçirmişti.

Bu tarzda, teokrasiyi ön plana çıkartan ve bilimsellikten uzak yaşayan / yaşatan yönetimler, "cahil özgüveni" olarak tabir ettiğimiz bir özgüvenle her şeyi çözebileceğini düşünürken, uluslararası toplumda yalnız kalıp, bilimselliğin gereği olan sebep-sonuç ilişkisini de yanlış kurunca, "bizi kıskanıyorlar" mantığı ile her olaya yaklaşmaya başlar. Tarihte örneği çoktur. Devamında kendini çok güçlü zannederken bu yönetimler; örneğin en önemli komutanı, upuzun bir konvoy içinde tespit edilip yok edilir de, başka kimseye bir şey olmaz. Misilleme amacı ile cevap vermeye kalkınca da başka bir ülkeye ait sivil uçaklar düşürülür örneğin, üstelik kendi hava sahasında ve daha yeni havalanmışken.

Benzeri bir durumu örnek olsun diye dile getiririm hep. "Yerli uçak yapacaksınız ama, İmam Hatip Okulu açıyorsunuz Meslek Lisesi yerine. Herhalde uçaklar dua ile uçacak."

Sebep - Sonuç ilişkisini bilimsel temellere oturtmak ve bilimi ön plana çıkartmak önemli.

İran'da gördüğümüz protestolar, Dünya tarihinde önemli yer tutacak konumdayken önümüzdeki yıllar için, bizlere de neyle karşılaşma ihtimalimiz olduğunu örnekleriyle gösteriyor.

Bahsettiğimiz 28 Şubat sonrası süreçte, Başörtüsü - Sakal konusunda destek verirken karşıt kitleye, örneğin "sen benim içkim - kıyafetim konusunda net misin arkadaş?" sorusu çok gelmemişti aklımıza. (En azından benim aklıma)
Ki şimdi karşı karşıya kaldığımız Siyasal İslamcıların ne kadar özgürlük meraklısı olduğu/olmadığı çok çok net okunuyor - görülüyor.

Gerek bireysel, gerek toplumsal, özgürlüğümüzün kıymetini bilelim. Buna paralel, en çok ta kadınların daha özgür olması gerekliliğini fark edelim ve fark ettirelim.

Neşet Ertaş şarkılarından "Çiçekler Ekiliyor" geldi dolandı dilime. Ne güzel bir türkü dedim. 

İran'da erkekler kadınlarla birlikte sokaklarda şu anda. Bu türkü de İç Anadolu'da, Ege'de, Akdeniz'de tarlalarda kadın - erkek yan yana çalışanları getiriyor gözümün önüne. 

Hayat...
Her daim müşterek, her daim iç içe. Her daim özgür ama her daim sınırlarla - saygı ile- çevrelenmiş, ve doğru sebep - sonuç ilişkileri üzerine temellendirilmiş (olmalı).... Her parçanın aslında bir bütünü oluşturduğunun farkına varmalı.
Hem birbirimizle, hem doğayla....

Saygı ve Sevgilerimle....
  

19 Eylül 2022 Pazartesi

GANYMEDE

Gözlerini açtı karanlık odada. Eşi ve çocukları uyuyordu. Saat 02.18. Uyku kaçmıştı gene sebepsiz.

Çıkıp yürüse, belki regülatör'e gidecekti. 9 km ötede, nehir kenarına. Hava zemheri ayazı. - 12 belki. Ama buz gibi suda yüzebilirdi belki.

Neydi uykularının kaçmasının sebebi? Bu kadar huzursuz eden neydi? Gecenin bir yarısı çok uykusuz ve yorgun olması gereken bir saatte uyanıp, kış günü buza atlama isteği?

Bir kaç gün önce araba ile çevreyolunda ilerlerken, eşi ile bir şeyler konuşmuştu. 
Aynı anda, fabrikada yöneticisi ile bir konuşma gerçekleştirmişti arka planda - hayalinde-,  ve 4 gün önce kavgaya karışan çalışanlarla da tutanak tutma ve savunma alma öngörüsü düşünmüştü. O esnadaki konuşmalar vs... 

4 iş aynı anda oldu, 4 çekirdekli bir bilgisayar gibi. 
Araç kullanma, eşi ile konuşma, yönetici ile diyalog kurgusu, çalışanlarla diyalog kurgusu. 
Peki ama hangi yoldaydı şu anda? Az önce ne demişti eşi? Fabrikadaki olaylar için ne söylemeyi geçirdi aklından? Radyoda hangi müzik çaldı? Çocuklar neler söyledi arka koltukta? 

İnanamadı o an.. Bu 4 olay ve beraberindeki çevresel faktörler... Hiç biri yoktu aklında... Araç ilerlemeye devam ediyordu.... O kullanmıyordu sanki, ama herşey normal seyrinde ilerliyordu... 

Vitesin önündeki su şişesini açıp su içti yavaşça. Sağ şeritte gitmeye başladı. Karısını ve çocuklarını süzdü göz ucuyla. 

Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmindeki ana karakter Musa kadar donuktu dışarıdan bakılınca... Bir o kadar tepkisiz. Ama içeride fırtına.. 

Kıyıda gel-git e maruz kalmak gibi değil, deprem sonrası tsunami yaklaşması gibi bir duygudurum.

Interstellar filmindeki su gezeninde, 1 karış suyun içindeyken, su dağını görüp, o anda donmuş gibi... Zaman durmuş, dev dalgaya bakar gibi... 

Herkesle kavga etmek istiyordu, evire çevire dövmek istiyordu herkesi de, kimse düşmanı olmasın, herkes onu dinlesin, her dediğini kabul etsin, onu sevsin istiyordu. 

Eve geldiler... 
Eşi yardım istediği konuları anlattı. Çocukları hangi oyunları oynamak yada kitapları okumak istediklerini. Duydu hepsini ve cevap ta verdi de, ne demişlerdi acaba ve ne cevaplar vermişti onlara. 

Karanlığın içinde, tüm ailenin nefes alışlarını dinledi tek tek. Ne güzel uyuyordu herkes. Tuvalete girdi. Telefonu ile tuvalete oturdu...

Kendi kendine... Ama kendi'siz. Yalnız bile değil. 

Adeta bir hiçlik.... 
Çıkıp mutfağa geçti. Bir bardak su içti. 
Su;
Yaklaşık 20 milyon yıl boyunca dünyayı vuran kozmik bombardıman, ve sonucunda varoluşun yada Dünya'da ki hayatın en temel maddesi. 0 derecenin altında buz, üzerinde sıvı. Altında katı, sert, üzerinde "cıvık". 
4 derecede en küçük te, diğerlerinde hep büyük. 

Okyanus olmayı hayal ederken çocukken, göl bile değil gibi görüntü vermişti kendi puslu aynasında çevresindekiler kendine. Kenara çekilmiş, aynayı izler gibiydi sanki. 

Dünyada bir okyanus kadar etkin olmayı hayal ederken, uzak bir gezegenin uydusundaki buzul okyanusu gibi olmuştu adeta. Varlığının farkına bir şekilde varılmış ama, doğrudan etkisi olmayan. 
Çok uzaktan gelinip keşfedilmeyi bekleyen adeta.. 

Nerede acaba bu Voyager? 

27 Temmuz 2022 Çarşamba

Salıncak

Adam parka geldi
Kızıyla
Kara kaşlı, kara gözlü,
4 ya var ya yok,
Kalabalık park, mevsim yaz
Akşam serinliği var, fırsat bu fırsat
Mahallede 4 cami var, 2 park
Okul desen 1 tane

Adam ezelden sessiz
Herhalde 40ında
Kızı ise bıcır bıcır
Anlattıkça anlatıyor
Dedim ya 4 ya var ya yok

Bebeğini getirmiş, oyuncak
Salıncakta sallayacak
Unutmuş meğer bir gün önce
"Evde kaldı getirelim" demiş
"Şimdi geç oldu sonra" demişler. 
Bükmüş dudağını kızcağız

Salıncak boş, tam bebek sallamalık
Başlıyor bizimki küçücük bebeğini sallamaya
Salıncak bu, bir nevi oyuncak
Oynuyor işte yavrucak

Park kalabalık
Bir kadın gelmiş, oğluyla, 
"Benn doğurdummmm" gururuyla, 
3 ya var ya yok oğlan
"Salıncak boş" diyor, 
Oğlandan talep yok ama, sallansın ister anası
Hop oturtuyor oğlanı
Oyuncak bebeği indirerek

Kızcağız baktı şaşkın şaşkın... 
"Neyse kaydırayım kaydıraktan" dedi
Kaydırdi 2 kez. 
4 ya var ya yok

Gürültülü kadın, çok gürültülü
Dedik ya adam ezelden sessiz... 
Garipsedi durumu ama, 
İfade edemedi bir türlü
İçini kemirdi durdu öfkesi... 
Kemirdi, Kemirdi, yedi.... 

Gürültüye mi yenildi? 
Patlamayan öfkeye mi? 




23 Temmuz 2022 Cumartesi

REÇETE

Öyle bir kitle ki, arsızlıkta her geçen gün yeni bir çığır açıyor. Daha kötüsüne evrilmeyipte, biterse eğer bu zoraki karartma, yapılması gereken ilk iş "Rehabilitasyon ve Yeniden Yapılanma Bakanlığı" kurmak olmalı. Tüm bakanlıkların üstünde ve yönetimin merkezinde bulunmalı. Tamamen -sürekli olarak dile getirdiğimiz- liyakat esasına göre ve uygun bir yapılanmayla, "eşitlik ve emek" dışında hiç bir kırmızı çizgi koymadan; tüm çökmüş, kokuşmuş, kurum, kanun, kuruluş, kişi... ne varsa rehabilite etmeli, ve 3 - 4 yıllık bir hedefle, imar, çevre, eğitim, sanayi, sağlık, spor... Aklınıza ne gelirse onararak, misyonunu tamamlayarak ülkeyi eski güzel haline döndürmeli.


Torba kanunları ele almalı bir birim mesela, bir başka birim eğitimi... İnsan faktörü işin içinde olacak, o nedenle günlük bilgi verilmeli halka. Neler ne şekilde çökertilmiş, ne şekilde tedavi edilecek.


Bir haber okudum az önce:
"Gezi zamanı camiler yakıldı" demiş bir muhterem vatandaş. "İçki içtiler" de denmişti de, doğrudan cami hocası yalanlamıştı. Şimdiki iddia da itfaiye tarafından yalanlanmış. 10 yıl geçti de üzerinden, halen korku unsuru anlaşılan... O günlerdeki iddiaları da hatırlayınca, ayrı bir birim nasıl dezenformasyon ve yalan haberlerle toplumu ikiye bölmüş gözler önüne sermeli.

Ne demiştik o günlerde:
"Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz..."
Ali İsmail'i kaybettiğimiz bu şehirde, şehrin en azından 100 - 150 yıllık geçmişinde gelişen bir arada yaşama kültürünü, paylaşımla arttırarak, süregelen karanlığı göğüslemek gerekiyor, ve bu anlayışı tüm ülkeye yaymak. Git gide kitlesel olarak fakirleştirildiğimiz bu ortamda ortaya çıkan fakirliği paylaşmak gerekiyor. Birisinin çıkıpta "daha az simit yeriz" martavalı gibi bir şey değil kastettiğim. Fikret Kızılok'un "Hesap Vakti" adlı eserindeki gibi: "Zenginliği paylaşmakla fakirliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir." 5li çete ve avaneler zenginlik paylaşmaya çalışırken, var olma - ayakta kalma savaşı veren kişi, meslek grubu, dükkan vs... daha fazla desteklenmeli imkanlar dahilinde.
Kurtuluş yok tek başına...

Elektrik zammına itiraz edemiyorsan örneğin, berberinin fiyat artışına hayıflanma hakkını sorgulaman gerek. Akaryakıt artışlarını sessizce izliyorsan, karpuzun geçen sene 1 TL iken bu sene 5TL ye çıkmış olmasını da içine sindirmen ve sorgulamaman gerek. Sadece canın yanmış hissettiğin için artık hukukun kalmadığı ortamda, çıkıp "Hukuki hakkımı ararım" şeklinde söylemde bulunmak, oldukça trajikomik bir hal oluşturuyor.


Ahmet Telli nin dizeleriyle noktalayalım "giderlerse gitsinler" sözlerini de anımsayarak:

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir 
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa 
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem 
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü 
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne 
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz 
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...


Fazla karışık olmuş olabilir.  😊 İdare edin.
Sevgilerimle

14 Temmuz 2022 Perşembe

Fabrika Kızı

Çocukluğunda çok ünlü bir şarkıydı:

Gün doğarken her sabah
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca

Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar
Bütün insanlar gibi

Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası
Tanrı ne verirse geçinir gider 
Yeter ki mutlu olsun yuvası... 
... 

Yıllarca dinledi bu şarkıyı, yıllarca söyledi Kerem.
Üniversite çağlarında gitar alıp ta bu şarkıyı mırıldanarak çok bilindik Am - G - F - E akorlarını basmaya çalışırdı.

Ama sanki ilk kez şimdi "içmeyen kocası" sözünü duymuştu bu son dinleyişinde. Artık 42 yaşındaydı da...

Çocukken bu şarkıyı dinlediğinde bir kızın fabrikada çalışması düşüncesi içini hüzünle kaplarken, içmeyen koca talebinde çok bir anlam aramazdı. 
Halbu ki hayatındaki en önemli kadının içen bir kocası vardı ve bunun iyi mi kötü mü olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama annesi büroda çalıştığı için, fabrikada çalışmak bir kadın için ne kadar kötüydü kim bilir. Üstelik koca, hayatı zindan ediyordu tüm aileye belki ama, içmenin sebep yada sonuç olması, yada odakta olması gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı Kerem'in. 

Yıllarca sonra, artık 40ını 2 geçmişken, anneciğiyle bir sohbetinde, "babam da ayyaştı, kocam da" demişti annesi. 
"Fabrika kızı" şarkısı ile şimşekler çakmıştı adeta Kerem'in beyninde... Yakın zamanda kendi çocukluk - ilk gençlik dönemleriyle de yüzleşmeye başlamıştı ki, o dönemin travmatik olaylarını da yeniden su yüzüne çıkartarak, içindeki rezonansı sönümlendirmeye ve dengeye ulaştırmaya çalışıyordu adeta. 

Şimdilerde sayıları mı azaldı, çevresinde mi kalmadı bilinmez ama, Kerem'in çocukluğunda pek çok içen koca-baba vardı da sanki, "içmeyen koca" özlemi oluşmuştu bir kısım genç kız da şarkıdaki gibi. Öyle ya, annesi de daha çok çok genç bir kızken yüzleşmişti bu durumla... 


13 Mart 2019 Çarşamba

Ayna


89-90 yada 90-91 sezonuydu. Eskişehir'e taşınalı 3-4 yıl olmuştu. Babamla futbol maçına gitmiştik. Kiminle oynuyordu Eskişehir hatırlamıyorum. Az seyirci vardı maçta. O zamanlar babamla birlikte maça gidip te babamın “çocukla gireceğiz” deyip, beni biletsiz maça sokması ayıp bir şey olabilir mi diye bir karmaşa yaşardım özellikle tam o turnikeden geçiş anında. Yaşım 10 – 11.

Maç seyircisi az ve tepkisiz, demek ki aynı zamanda zevksiz ilerliyordu. Nedenini hatırlamıyorum, bir adam birden bire yerinden fırlayıp, “Lan Tahiiiiir! Ananı avradını si..... seniin! diye yüksek sesle bağırmıştı. Kendi yarı sahasının ortalarına çıkmış uzun gri eşofman altı giymiş sakallı esmer kaleci bizim tribüne doğru bakmıştı bu bağırtı üzerine. Bu bakış neticesinde bahsi geçen Tahir’in o kaleci olduğunu anlamıştım. Onun adına üzülmüş ve utanmıştım. Kadın yoktu tribünde. Kadınlar maça gitmiyordu demek ki. Ama bir şekilde sevilmeyenlerin anneleri yada avratları hatırlanıyordu – hatırlatılıyordu tüm öz saygı ile.

Aradan bir kaç yıl geçti. O zamanlar 1. ligi kovalıyordu takım. Bir Karşıyaka maçıydı. Gene babamla gitmiştik. Biletsiz mi girdim gene hatırlamıyorum. İnanılmaz kalabalıktı ama gene hiç kadın yoktu. Bizimkiler golü attıktan biraz sonra tüm stad bağırmaya başlamıştı:
İki geliyooor iki yalellee yalelleee ..... Devamını bilenler hatırlar. Bir yandan komik gelmekle birlikte, diğer taraftan da ayıplı bir hareket olması dolayısıyla utanç duyuyordum kendim söylemiyor olmama rağmen.

Aradan uzun yıllar geçti. Tribünler biraz medenileşti. En azından kadınlar tekrar maça gelmeye başlamıştı. Gelmeye başlamıştı kadınlar ama, erkek egemen toplumun bir göstergesi olarak, şiddeti azalsa bile, erkeğin aktifliği ve kadının pasifliği üzerine kurulu cinsel gerçekliğe dayalı küfürler hiç mi hiç azalmadı. Bir stad dolusu insan, o şehrin önemli bir silüetini yansıtabilir. Dolayısıyla da tüm stadı gözlemleyebilirseniz, şehir hakkında da iyi kötü fikir sahibi olabilir siniz. Kadının var olma mücadelesi stadlarda da kendini gösteriyor. Maç sonuna doğru takım galipken, “yendik mi” anlamında, cinsel çağrışımlı tezahüratın el - vücut hareketiyle de desteklenmesi örneğin. Bu hareketi içten gelen bir istekle ve çok büyük bir coşkuyla yapan kişiler, 8 Mart ta Taksim’deki toplum algısına göre aşırılığa kaçan toplantıyı tam 1 haftadır konuşuyorlar da, Ensar vakfındaki tecavüzlere doğru dürüst yorum yapmaktan kaçınıyorlar.

Ama şunu da belirtmek gerek: Bizim şehrimiz ve dolayısıyla stada gelen kitlemiz neyse ki nispeten medeni. Bazı münferit küfürler dışında, ciddi rahatsızlık oluşturacak ortam oluşmuyor.

Tribünler böyleyken, yönetimler ise tamamıyla önce reklam, sonra rant – komisyon – gelir peşinde koşan kişilerin bir araya geldiği ortamlar halini alıyordu. Tribün liderleri diğer takımlara sürekli giydirirken, kendi takımını göz göre göre soyanlara ses çıkartma – çıkartılma ortamı oluşmaması için elinden geleni yapıyordu. Hal böyle olunca da nice köklü ama köklerini taraftar ve altyapıdan alan anadolu kulübü kapanma noktasına gelip hızlıca dibe gidiyordu.

İstanbul kulüplerinin yönetimleri ise alt yapı yatırımları yapıp, altyapıdan oyuncu çıkarmak, ülke futboluna (ve ekonomisine) katkı sağlamak yerine, ‘Paramız var, istediğimizi alırız’ anlayışına bürünmüştü.

Ortam böyleyken Ankaragücü taraftarı iki genç kardeşimizin cenazesini kalktı geçen hafta Ankara’dan. Aslında bence kalkan ülke futbolunun cenazesiydi. Bu nedenle tüm taraftarlar koştu ülkenin dört bir yanından daha bir hafta önce birbirlerine sövdüklerini unutarak.

Aynı günlerde, taraftarı yok denecek kadar az olan, 1990 da kurulan, arkasında siyasi destek olduğu aşikar olan bir takım, dolu-dizgin şampiyonluğa koşuyordu. Bir alt ligde düşme potasında gezinen takımımız 20000 üzeri bir kitleye oynarken, taraftarsız bir kulüp bir sonraki sene muhtemelen UEFA Şampiyonlar Ligi’nde ülkemizi temsil edecekti. Tüm TV kanalları “futbolda bir yönetim başarısı” naraları atadursunlar, herkes biliyordu ki çok ciddi bir siyasi tabanlı ekonomik destek vardı.

Taraftar grupları bu cenazeye kadar birbirlerini yiyip dururken, tam da bu zamanda aslında kimseyle problemleri olmadığını hatırladırlar. ‘Zararın neresinden dönsek kardır’ diyeceğiz sanırım. Kendi takımı dışındaki takımların taraftar gruplarını düşman – dost diye ayırıp farklı mecralara yönelten anlayışlar yüzünden, kulüplerini soyanlar maçlarda protesto edilmek şöyle dursun, ıslıklanmamıştı bile. Kendi şehirlerinde sokağa çıkmayacak hale gelmesi gerekenler, işlerini yoluna sokup, geliştiriyorlardı.

Gelelim bir de “Büyük Takım Taraftarları”na:

Sosyal Medyada 10-15 yıl öncesine ait bir video izlemiştim. Videonun tanımında : ‘Beşiktaş taraftarından Gecekonduya ayar’ gibi bir şey yazıyordu. Ankaragücünün taraftar grubu kendi adları ile tezahürat yapıyor: GE CE KON DU şeklinde. Beşiktaşlılar da tribün liderlerinin çok keskin(!) zekasıyla oluşturduğu: BURASI METROPOL S.... N GİDİN! şeklindeki tezahüratla, ancak metropollerin gecekondulardan oluştuğunun farkında olmadan hep bir ağızdan bağırıyor.

Maç sonunda muhtemelen Beşiktaş tribünlerinin yarısı liderlerinin sözünü dinlemenin ve istediğini yapmanın verdiği mutlukla, o metropolün banliyölerinden birindeki gecekondu evine maç özetlerini izlemeye, ülkenin en başarılı takımlarından birini tutmanın verdiği hazla tatmin halini devam ettirmek üzere yola koyulmuştu.


26 Şubat 2019 Salı

BİZİM ÇOCUKLAR


Sıcak bir yaz akşamıydı. Traktör satıcısı başkan yönetiminde kulüp tarihinin en kötü dönemlerine girmiş, transfer tahtasını açamamış, yaş ortalaması 20 olan bir takımla lige başlamak zorunda kalmıştı. Deplasmandaki ilk maçından mağlubiyetle dönmüştü. Yönetime olan kızgınlığımız nedeniyle ilk iç saha maçımıza gitmeyecektik. Oluşan kötü hava öylesine şehri kaplamıştı ki, herkes “kesin düşeriz” diyordu. Hatta maçı izleyecek yer bulamamıştık, tüm mekanlarda Süper Lig maçı yayınlanıyordu.

En son şehrin en eski bira salonuna uğradık. Neyse ki hala ESES'in maçını yayınlayan bir yer vardı. 16. dk da mağlup duruma düştük düşmesine ama, sahada ne olursa olsun ayakta kalan gençleri görünce ümitlerimiz yeşermeye başlamıştı. Kolay mı, yıllardır koşmayan, mücadele etmekten kaçınan, yetenek olan ama sahaya ruhunu koyamayan futbolcular topluluğu izlemiştik. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz bir maçın sonunda, ceza alacağımızı bile bile rakibe ve teknik direktörüne tepkimizi gösterirken, maç sonu rakiple sarılıp forma değiştiren futbolcular görmüştük! Takım bizimdi çünkü sadece.

20 yaşındaki gençlerin sahada yaptıkları o kadar güzeldi ki, sahada herkes birbiri için mücadele veriyor, herkes birbirinin açığını kapatıyordu. Takımda herkes, hangi arkadaşının nerede ne yapacağını gözü kapalı biliyordu. Uzun zamandır gerçekten TAKIM izliyorduk. Derken 45. dk da Cemali’nin golü geldi. Golden önemlisi o muhteşem takla! Tekrar gol atsa diye bekliyoruz heyecanla.

İkinci yarı gene yenik duruma düştük. Dahası son dakikalara kalecinin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi girdik. Yerine 17 yaşındaki yedek kaleci girmişti. Derken o son dakikadaki pas, hepimizin ayağa kalkışı ve o şık gol vuruşu! Bana sorarsanız gerçekten usta işi bir vuruştu! Yenilmemiştik! Sahadaki diri takım, 10 kişi kalmasına rağmen yenilmemişti! Stada gitmediğimize çok hayıflandım ama, hayatımda ilk defa televizyondan maç izlerken sesim kısılmıştı!

İşte umutlarımızı yeşerten o gol! Maçlara gitmeye karar verdiğimizi gibi, belki be bu gol sayesinde 3 yaşındaki oğlumu da maçlara götürmeye başladım! Bizim Çocukları izlerken yaşadığımız heyecanı onunla da paylaşabilmek için! Asıl önemlisi bir şehrin umutlarını yeşertmişti! Takımın adeta destansı bir hikaye yazmasını sağlamıştı. ‘65 ruhu diye anlatılan takımı görememiştik ama, sanki bir benzerine şahit oluyorduk!

Bunca yıldır maç izliyorum. Çok üst düzey de izledim, amatör maçları da. Şu kadarını söyleyeyim, bu ligde koşu mesafesi istatistiği tutulsa bizim çocuklar her maç Türkiye Rekoru kırar. En çok koşan da İbrahim Halil'dir diye görüyorum. Ayrıca değme forvetlerde olmayan bir özellik var: Savunmadayken ceza sahasına gelince kendi takımını bozmuyor, hatta savunma ile uyumlu kalıyor. Göremezsiniz nice üst düzey takımda.

Unutmayın! Onlar! “Bizim Çocuklar”!




13 Mayıs 2018 Pazar

İki Çizgi Arasında

Kadın ve erkek eşit midir?
Kadın ve erkek nerelerde eşittir?
Kadın ve erkek iş yerinde aynı maaşı mı almalıdır?

Eşitlik konusu tartışıldığı ülkenin sosyal ve kültürel birikimine göre değişiklik gösteriyor.
Örneğin İran yada Suudi Arabistan'da futbol maçı izlesinler mi tartışılırken, Avrupa ülkelerinde toplum içindeki bire bir aynılık - farklılık konuşuluyor.
Ülkemizde her ne kadar suni olarak farklı otobüs, farklı taksi vs..  ayrıştırıcı bir ortam yaratılsa da uzak geçmişinde eşit statüde olduğumuzu biliyoruz, ve çok şanslıyız ki seçme ve seçilme hakkı konusunda adım atan ilk ülkelerden biriyiz.

Çocukken bu tartışmalar garip gelirdi bana. Annem ve babam aynı saatlerde evden ayrılıp, aynı saatlerde eve gelir, evin masraflarını birlikte hesap ederler, maaşlarını birlikte harcarlardı. Yani eve yapılan katkı - ev için harcanan emek aynıydı. O halde toplum neden bu konuyu tartışırdı? Anlayamıyordum.

Yaş ilerledikçe bazı farklı kavramlarla tanışmaya başladım. Ataerkil toplum gibi mesela. Hoş bizim evde babam hissettirirdi sağ olsun ataerkil aile yapısının anlamını. Sert adamdı. Bazen anlamsız - gereksiz kalan sertlikleri olurdu. Sayesinde beynimin içinde bir yerlerde kendini hatırlatan bir aile yapısı mirası taşıyorum sanırım. Hissettiriyor kendini.

Hayatın içinde savrulurken farklı yaşanmışlıklarla yoğrulup farklı düşüncelerle  bezenebiliyor insan. "Toplumda eşittir ama iş yerinde eşit olmaya bilir, fiziksel güç vs vs..." gibi tartışmalar sanki erkeklerin dizayn ettiği bir dünyanın sonucu gibi. Yalnızca yatakta ve savaş meydanında fazladan aktif olan erkeğin. Küfür ederken bile kadınlar - anneler üzerinden gitmek gereksinimi duyan erkeğin. Oysa ki bizim ülkemiz yada kültürümüz ne Arap, ne tam Batılı. Anadolu insanının naifliği içinde kadın ve erkeğin durumu her zaman yan yana olmalarıdır. Hayatın içinde her daim beraber mücadele verir.

İşte bu yaşanmışlıklar ve düşünceler içinde, sırasıyla önce ablamın ve daha sonra bazı arkadaşlarımın hamilelik dönemlerini gözlemleme imkanım oldu. Yakalayabildiğim her an çok ilginç anılar biriktirmemi sağlıyordu.

Derken bir gün eşimin hamilelik haberini aldık. Yazımın başlığı olan iki çizgi ile belli olmuştu her şey. Bu seferki gözlem daha farklı oldu. Adeta gün gün - saat saat gözlemledim. Kadının inanılmazlığına şahit oldum! Evet. Kadın ve erkek asla eşit olamaz. Erkek karnında bir canlı büyütüp, daha sonra o canlıyı dünyanın en büyük acılarından biri ile dünyaya getirip, birde kaç yaşına gelirse gelsin ilk günkü gibi bakmaya devam edebilirse, işte o zaman eşit olur erkek ve kadın. Fazla mı abartıyorum? Sanmam.

Kadının inanılmazlığına şahit olurken, aynı süreçleri tüm kadınların yaşadığını düşününce, gözlerim dolar. Annem gelir aklıma. O da yaşadı bu süreci neticede.
Başta annem ve sevgili eşim...
Tüm annelerimizin anneler günü kutlu olsun...


Sevgi ve Saygılarımla
Memur Çocuğu

Not: Bu yazıyı yazarken, iki çizgiyi tekrar gördük! Heyecan aynı. Galiba kaygı da!

20 Nisan 2018 Cuma

Daha ne kadar rezil olacağız?

Dün akşam bir kez daha gördük ki, bu ülkede futbol yalnızca futbol değil. Vurguyu doğru yerden yaparsak, futbol asla bildiğimiz futbol değil. Böyle giderse de olmayacak gibi.

İki takım, ülke futboluna adeta hükmeden iki kulüp. Kupanın ilk maçı rezilliklerle doluyken, daha büyüğünü yaşatacaklarını düşünmemiştik. Ancak bu ülkede, 10-15 yıldır, " daha kötü ne olabilir" dediğimiz her durumdan sonra, birileri bize mutlaka daha kötüsünü yaşattı.

Maçtan sonra herkes ne olacağını sordu. Sorunun özü "adaletli bir çözüm mü olacak?" ekseninde düşünülebilir. Normalde olağanüstü toplantı olur diye düşünürken ben, konunun neredeyse 1 hafta sonra görüşüleceğini öğrendik. Arka planda birşeyler dönecek yada ortam soğutulacak. Bilemiyorum. Aklım çok ermez bu "inceliklere".

Yıllardır maçlara gider geliriz. Bir maçta sahaya buruşturulmuş kağıt attılar diye seyircinin yaka paça çıkartıldığına şahit oldum.
Başka bir maçta polisin 1-2 kez, artık sıradanlaşan (aslında olmaması gereken) küfürler savuran birini staddan atmakla tehdit ettiğini gördüm.
Bir basket maçında hakeme bağırdı diye orta yaş üstü bir izleyicinin maçın son dakikasında iki polis tarafından çıkartılmasını gördüm.

Diğer taraftan, yıllardır yedek kulübesi arkasında ana avrat düz giden İstanbul takımı seyiriclerini görüyoruz. Yada milli maç öncesi sırf sevimsizliğinden milli takım kalecisine küfür edildiğine hep beraber şahit olduk. Bunlara bir işlem yapılmadığına da.
Bu eksende düşününce adalet beklemek fazla iyimser oluyor bence.
İki futbolcu kavga etse, ikiside oyundan atılır. Aynı takımdan olsa bile, ikisi de atılır.
Şimdi burada benim beklediğim adalet ikisinin birden ihraç edilmesidir. Seneye de katılmamasıdır kupaya. Çocukluğumuzdan beri, bir resmi ortamda kavga varsa, "ama" ya gelmeden önce ceza verilir karşılıklı.

Eskişehirde, İzmirde  yada başka Anadolu kentinde esip gürlemek kolay. Komşu ülke gibi davranabilmek lazım bazen.

Bizi rezil eden bu durumlardan kaçak güreşerek sıyrılamazsınız.
Türkiye tam anlamıyla " Balık baştan kokar" atasözünün vücut bulmuş hali oldu. Futbol da bunun dışında değil, hatta en net göstergesi.

Sürekli kendine yontan cin fikirli ( ama her işi batıran) tüccar zihniyetinden sıyrılmamız lazım artık.

"Yalnızlığım benim,
Pasaklı kontesim,
Ne kadar rezil olursak
o kadar iyi"

dizelerindense

" Yalnızlığım benim,
Çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak
O kadar iyi"

dizelerini tercih ediyorum ben.

Sevgi ve saygılarımla
Memur Çocuğu


15 Nisan 2018 Pazar

İnsan İnsan



Üniversiteden arkadaşımla görüştük geçen gün. Aynı bölümdeydik. Nadiren de olsa iletişim kuruyoruz zaman zaman. Yurt dışında yaşama fikri üzerine konuşmuştuk bir kaç kez. Haberini aldım, gidecekmiş İngiltere’ye. Sevindim hatta imrendim bile diyebilirim.

Geçtiğimiz yaz 3 ay geçirdim İngiltere’de. Gitmeden “İngiltere hoş memleket” demişlerdi. Gidip yaşayınca, tabir “cuk” oturdu diyebilirim. Hoş memleket hakikaten. Arkadaşıma bazı deneyimlerimi aktardım. “Tutturabilirse gerçekten iyi olur onun için” diye düşündüm.

İngiltere’de geçirdiğim 3 aylık süreçte, edindiğim arkadaşlara Türkiye hakkında bilgiler veriyordum, ve Türkçe hakkında. Yabancı ülkede çok uzun vakit geçirince daha bir anlamlı gelmişti
bana Tükçenin farklılığı, ve daha bir güzel gelmişti gerçekten.

Türkiyeyi anlatırken, özellikle şehrimin fotoğraflarını gösteriyordum ki çoğu insan şaşkınlıkla bakıyorlardı, kafalarında tasvir ettikleri ülke ile fotoğraftaki şehir arasındaki farka.

Çoğu yabancının isimlerinin anlamı yoktu mesela, ama pek çoğumuzun isminin anlamı var. “İsminin anlamı ne?” şeklindeki sorularıma cevap verememenin sıkıntısı ile sorunun tuhaflığı karışımı yüz ifadeleri çok ilginçti gerçekten. “Sizde bütün isimlerin anlamı mı var?” diye sordu birgün birisi. Eh, hemen hemen hepsinin var.

Bazı kelimeler özelinde konuşuyorduk.

Mesela, ben “GÜNAYDIN” kelimesini çok severim.
Gün Aydın.
“Günün aydınlık olsun” der gibi gelir bana hep. “Good morning” den dahafarklı gelir. “Good morning” fazla sade, fazla rutin bir söylenişken, “Günaydın” dediğinizde adeta bir umut iletirsiniz karşıya.

“HOŞÇAKAL” dır bir diğer sevdiğim kelime. Her hangi bir ayrılık – bir veda da karşındakine söylenen “HOŞÇAKAL” içten gelerek te söyleniyorsa hele, karşınızdakinin iyiliğinin sürekliliği isteği gibidir. “Bye” anlam olarak karşılar belki ama, aynı şeyi ne kadar ifade edebilir?

Kafamda bu düşüncelerin oldukça fazlası ile memlekete döndüm. “Günyadın” diyerek girdiğim bakkaldaki sakallı amcanın “aleykümselam” karşılığı vermesi ile gong çalar çalmaz yumruk yemiş boksör gibi sallandım adeta ayakta. Tam olarak anlamını ve kökenini bilmediği arapça sözcükle, “kısa aklıyla” benim ona öyle söylemem gerektiğini dayatırcasına bu şekildeki geri bildirimi, alış-veriş yapma isteğimi sonlandırmıştı. Bu bile tekrardan dışarıda yaşama fikrimi pekiştirmeye yetiyordu aslında.

Arkadaşımla oraların olumlu olumsuz yönlerini uzun uzun konuştuk. Sonra birden bir şey oldu...
Daha önce hiç duymadığım bir parça dinledim. 3 gündür her an söylüyorum, dinliyorum. Bu kültürün bir parçası olup, farklı kültüre nasıl adapte olunabilir? Bu kültür ve geçmiş nasıl bırakılabilir?

Sürekli birşeyler dayatan dengesiz ve cahil insanlarla mücadele etmek -evet çok zorlarşıyor git gide- yerine bırakıp gitmek ne kadar doğru olur diye düşünüp duruyorum bir kaç gündür. Bir şekilde etmeli ama.

16.yyda yaşamış bir şairin dizelerine, bu kadar güzel ve yerel motiflerle bezeli bir klasik müzik eserini oluşturabilen bu ülkenin birikimleri gerçekten inanılmaz geldi dinlediğim anda. Bu ülkede “ama” sız olarak herkesin önce karşılıklı saygıyı ele alarak tekrar bir arada yaşayabilmesidir tek dileğim.

Saygı ve sevgilerimle
Memur Çocuğu