Bu Blogda Ara

3 Ekim 2022 Pazartesi

Küfür


Star Wars filmini izlerken uyuya kalmışım.


Çok çok yakın bir zamanda, çok çok yakın (başka) bir galakside...

Müziğe düşmandı adam, sanatın her türlüsü  de anlamsızdı. Çünkü anlamıyordu. Anlaşılabilir olmalıydı sanat dediğin. Heykel dedin mi mesela, çatal ucunda sosis güzel bir heykel olurdu da, farklı açılardan bakıldığında farklı anlamları olan, Yeşil ve Mavinin dengesini anlatan bir heykel, "UCUBE" olarak nitelendirilebilirdi. 

Şaraptan hiç haz etmezdi. Üzüm olarak yenmeliydi ama, o kırmızı su da neydi?  Özünde her şeye düşmandı. O kadar ki, herhangi bir tatlı yerken bile yüzü ekşirdi. Herkesin eliyle sevebildiği uçabilen kanatlı türleri, kapalı ışın kılıcını dürterek sevgisini gösterirdi.

                                                DALL-E tarafından üretilmiştir.


Binlerce yıl önce, diğer tarafın kutsal seferlerindeki vandallığın benzerlerini, şimdi kendi tarafındakiler, üstelik kendi gezegenlerindeki halklarına yapıyorlardı. Çok bir laf etmiyordu bu duruma. Ki yıllar önce, müziğe düşman olan, desteklediği bir kitle, galaksi tarihinin en vahşi cinayetlerinden birini işleyecekti topluca. Bazıları cinnet diyecekti bu organize işe. Kendisi de olayın araştırılmasının sonlandırılmasına "hayırlısı olsun" diyecekti.


Önceleri onun gezegeni, kendi kendine yetebilen bir gezegendi her anlamda ama ne hikmetse ona ve onun türüne bir türlü yetemiyordu. Bir ara geçmişinde sahte parmak izi ayarlayarak seyahat etme imkanı sağlamıştı ülkeler arasında yancılarına ama tabii ki bedava değil. Yakalanmıştı da boşverilircesine davranılmış, adeta mükafatlandırılmıştı. Universal Kredi yada takasa konu malın kokusunu nerede olsa alırdı. Tabii ki her işten karlı çıkardı, cin fikirliydi.
Bu kadar cin fikirlilikle, artık yönlendirilmekten yönetmeye geçmek istiyordu tebaasını. Önce Gezegenin en büyük devletinin generalliğine soyundu. Maviler bir kaç farklı tonda savaşınca, tek yeşil olarak kazandı. İşte tüm hikaye buradan sonra aldı yürüdü. 


Yanına gangsterler, Jawa'lar, Sith'lerin olmamışları ve benzeri bir kitle topladı. Devamında önce olamamış Sithlerin mağduriyetini dillendirdi. Çok yandaş buldu kendine, bir süre sonra olmuş Sithler'de ona döndü yüzünü. Gerçi bir kısmı "ne çirkin yiyor bu adam tatlıları yaaa" demişler bir rivayete göre.


Sonra galaksinin sakinlerinin tepkisizliğinden faydalanıp, hem Sith Lordu ilan etti kendini, hem de tüm halkın babası. Yıllar önce adlarını duyduğu Anakin, Luke, Yoda ve bilimum kahramanın yerinde kendini de görmek istiyordu. Önce bir kısmını kötüledi herkese. Sonra Jabba nın mağduriyetini anlattı mesela. Ama yetmiyordu. Bir bahane bulup hiç sevmediği müziği de yasaklasa ne güzel olacaktı, ve hatta şarabı. Bir de Dünya diye bir gezegende, kızlı erkekli öğrenim görüldüğünü duymuştu ki, aman tanrım...


Elinden geleni ardına koymadı bu kızlı erkekli eğitimin yapısını bozmak için. Devamında şarap dağıtımının önüne geçmek için var gücüyle çalıştı. Üniversal Kredileri düzenleyeceğim derken, bir anda fakirleşti galaksisi, ama on sorsanız herşey güllük gülistanlıktı.


------------------------------------------------------
Kış geliyor ve havalar soğudu. Üzerim açık yatmışım. Kabustan saat 4 te uyandım. Uykum vardı, sürüne sürüne yatağa gittim, telefona bir göz atayım dedim çok uykum olmasına rağmen... Sosyal medyadaki haberi görünce kanım dondu. Ankara'da bir müzisyen, istek parçasına "bilmiyorum" diye cevap verdiği için, 3 kişi tarafından saldırıya uğramış ve maalesef yaşamını yitirmişti. Detayları okudukça uykum daha daha bir kaçtı. Çok vahşi ve planlanmış bir cinayet.  


- Yan mı baktı bana o?
- Ne demek bana böyle cevap vermek?
- Haklıyım ve güçlüyüm, her istediğimi yaparım.
- Çok mağdur edildim, herkese her şeyi yapma hakkım var.
- Ben böyle istiyorum, diğerleri umurumda değil.
-Sana mı soracağım ne yapacağımı?
Toplumda son yıllarda çokça duymaya başladığımız kaba saba magand ifadeleriydi bunlar.
Ooooofff off.

Ahmet TELLİ'nin YENİLDİK şiiri geldi dilimin ucuna.


Çöl ve moraran cesetler, rüya 
Kâbusa dönüyor cinnet saatidir 
Coğrafyanın bu yakasında bir halk 
Kendi oğullarını boğazlıyor artık 
Kûfi bir cesaret oluyor cinnet 

Cinnet... Yaşananları anlatmak için fazlaca masum bir ifade.
Önce keskin bir şekilde erkek egemen hale getirilen anlayış.
Bir şekilde meşrulaştırılan ve sonrasında desteklenen suç ve suçlular.
Buna paralel kanuni düzenlemelerle basitleştirilen silahlanma.
Hukuksuzluğu yücelten yaklaşımlar ve hukuksuzluğun toplumun geneli tarafından içselleştirilmesi, yada hukuka olan inancın kaybolması.
Sonrasında, bu olay özelinde istek parça ve ret cevabı, ardından gelen vahşilik.
Reddetme özgürlüğü herkes için olduğu gibi, reddedilme ihtimalinin de benzeri bir karşı taraf özgürlüğü olması, öfkeyi körükleyici yanının olmaması gerektiği noktasına eğitimle mi gelinecek?...

Olaya karışanlardan biri TAI de mühendis.
Diğerleri çalışma bakanlığında iş müfettişi...
İkisinin adam yaralamadan sabıkası da var diye duydum radyoda bugün. Bu kurumlarda çalışamamaları lazım normalde.

Herkeste aynı yorum tabii: Her yere torpille adam yerleştirdiler...

Başka türlü bir de ironi var bu olayda:
Müzik / sanat düşmanları ve aynı zamanda içki düşmanları tarafından desteklenerek bir yerlere gelmiş gangster özentisi üç kişi, alkollü bir mekanda müzik dinliyor ve devamında müzisyeni öldürüyor.

Sebep sonuç ilişkisi bakımından yalnızca torpillilerin bir yere gelmesi ve suça teşvik edilmesi sonucu olarak öldürülen bir müzisyenden bahsedebiliriz ama, doğru olmayan sebep sonuç ilişkisi, farklı noktalara götürebilir işi.

Yok yok olamaz. Bu CİNNET değil...
Bu olsa olsa bilincin zamanda geri gitmesi, orta çağa varması.
Uzaya çıkacaktık elimizi kolumuzu sallayarak, teknik meknik hakgetire, ama bilincimizi orta çağa ışınladık.

Uyuyamadım bir türlü sabahın 7.30 una kadar. Şimdi saat gece 01.00, ve hala uykum yok tüm günün yorgunluğuna rağmen.


Yine Ahmet Telli den gelsin o zaman:
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

Diyor ya şair bu şiirde: Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa...
Yıkılmıyor bu karanlığın ve sabit fikirliliğin duvarı.
İki küçük çocuğumu, iyi insan olarak yetiştirmek istiyorum da, ne kadar iyi kalabilirler, ne kadar sağlıklı büyütebilirler içlerindeki çocuğu, ne kadar inandırıcı kalabilrim onların gözünde iyi insan olmaya, kötülüklerden uzak tutmakta, kesitrmekte çok zorlanıyorum.

Çok kaygılıyım çok...


😔😢



1 Ekim 2022 Cumartesi

Bergen - İran Paralelliği Üzerine

Çok yoğun ve yorucu bir hafta, en azından kağıt üstünde bitmişti işte. Her ne kadar yarın gitmeyi planlamış olsam da işe, haftanın yoğunluğu azalıp, nispeten sakin bir hafta sonu gelmişti. Genelde böyle yoğun geçen haftalarda cuma akşamlarını, çilingir olmasa da, ufak çapta keyif verici bir rakı sofrasıyla şenlendiriyorum.

Bu düşünce ile atladım arabaya, radyoyu açtım. Radyoda çok tanıdık bir ses, melodisi yabancı olmayan, ama çok ta aşina olmadığım bir parçayı seslendiriyordu. Işıkta durduğum anda, telefon uygulamasıyla şarkıyı dinleterek kim olduğunu, şarkıyı bulmaya çalıştım. Uygulamada çıkan parça, dinlediğim parça değildi. Daha doğrusu söyleyen o değildi. 
Çocukluğumuzda belleğimize "acıların kadını" olarak kazınan Bergen' di benim bulduğum parçayı söyleyen.

Saçları ile tek gözünü kapatan arabesk - fantezi şarkıları söyleyen kadın. Gerçi bu coğrafyada sayıca çok azdı "acıları" olmayan kadınlar. Eve gelince şarkı adıyla internet taraması yaptım. Aşağıdaki görsel çıktı karşıma.


Melek Mosso, genel olarak yorumunu beğendiğim bir şarkıcı. Parça mükemmel olmuş onun sesiyle. Onu da buraya bırakayım. Dinlememiş olanlar da dinlesin:

Şarkının sözleri daha da bir manidar:

Öyle bir dünya bu vefadan yoksun
İsterse kainat servetin olsun
Düştüğün yerlerde sen artık yoksun
Düşeni götürür, yollar affetmez
Yoluna halılar serilir sanma
Uğrunda ömürler verilir sanma
Değerin, kıymetin bilinir sanma
Gideni götürür, kullar affetmez

Sanki genel anlamda bahse konu vefasızlık, erkek egemen toplumun bir sonucu gibi. Bu egemenlik o kadar derin ki, İngilizce 'de "tarih" kelimesinin karşılığının "history" olmasının nedenini "hikaye" olduğunu hatta "erkeklerin hikayesi - His Story" den oluşturulduğunu anlatmıştı bir programda ünlü tarihçi Murat Bardakçı.
Dedik ya bu coğrafyada sayısı çok azdır herhalde bir şekilde acıyla yüzleşmeyen kadın. Yani sırf kadın olması nedeniyle acıyla yüzleşmesi bahse konu olan. Acısı az yada çok. Bu arada, az önce hayat hikayesini detaylıca okudum Bergen'in de, yine dedim ki "AHHH AHHH". Marx'ın devlet tanımını yüzünüze tokat atarak adeta, dibine kadar hissetmiş olduğunu görürsünüz hayat hikayesinde.

Telefonu elime alınca - artık bağımlılık boyutunda olan telefonla ilişkimde - twitter üzerinden haberleri gözden geçirmeye başladım. İran'daki protestolar ve rejimin tutumuna ilişkin haberlerle karşılaştım.

Ülkesindeki zorbaların, uzun yıllardır dayattığı başörtüsünü düzgün takmamasını bahane ederek karakola götürülüp, hayatını kaybeden Masha Emini haberi tüm dünyada geniş yankı bulmuş, İran' da çok büyük bir özgürlükçü kadın hareketine ve sokak eylemlerine dönüşmüştü geçtiğimiz iki hafta içinde. Kardeşinin cenazesinde saçlarını kesen kadın videosu çok can yakıcıydı. 

Çok basit bir ifadeyle, başka yönetimlerde kendi sakallarının varlığı için "mücadele" veren İslami Misyonerliğe soyunmuş erkekler "kılla tüyle niye uğraşırsın" savıyla konuyu basitleştirebilirken, mevcut yönetimde kadının "kılı tüyü" nü çok ciddi bir problem olarak gündeme getirebiliyordu. Üstelik, örneğin 28 Şubat döneminde ülkemizde, üniversitelerdeki Başörtüsü - Sakal yasağı özellikle Sol yada Özgürlükçü kesim tarafından hiç bir şart - gereksinim ortaya sürmeden desteklenmişti, ve İran'da da Şah rejimine karşı özgürlük hareketi olarak doğmuş ve destek almıştı mevcut zihniyet.

1979 yılında, yani tam 43 yıl önce iktidara gelen zorbaların öncesini yalnızca fotoğraflardan görebilen gencecik kadınlar, hiç yaşayamadıkları özgürlüğün de hasretiyle, öfkelerini sokaklara çıkarak tüm dünyaya duyurmaya çalışıyor. Hayatın içinde hasreti hissedilen şeyler genelde hiç yaşanmamış olanlardır. Hiç yaşanmamış olanlar, hasretle beraber bir tutkuya dönüşür. İran'daki özgürlükçü kadın hareketinin içinde olanların büyük çoğunluğu da, hiç yaşayamadıkları özgürlüğün hasretini, tutkuyla birleştirmiş olanlar. Tabi ki eskiden ülkelerinin nasıl olduğu hakkında fikir sahibi bu kadınlar aynı zamanda.

1979 öncesi çekilen bu fotoğraf ne kadar büyük bir değişim yaşandığını gözler önüne sermeye yetiyor. 

"Özgürlüğümüz kısıtlanıyor" savıyla popülaritesini artıran ve belki de fotoğraftaki kadınların da desteğini alan kitle, yaşam tarzına müdahale edildiğini iddia ederek mağdur edebiyatıyla kitleleri etkilemiş ve bunun sonucunda, önce yönetimi devirerek kendi ideolojisinde bir yönetimi ülkeye dayatmış, sonrasında ise kendi gibi olmayan herkesi hain ilan eden bir zihniyetle ülke yönetimini tamamen ele geçirmişti.

Bu tarzda, teokrasiyi ön plana çıkartan ve bilimsellikten uzak yaşayan / yaşatan yönetimler, "cahil özgüveni" olarak tabir ettiğimiz bir özgüvenle her şeyi çözebileceğini düşünürken, uluslararası toplumda yalnız kalıp, bilimselliğin gereği olan sebep-sonuç ilişkisini de yanlış kurunca, "bizi kıskanıyorlar" mantığı ile her olaya yaklaşmaya başlar. Tarihte örneği çoktur. Devamında kendini çok güçlü zannederken bu yönetimler; örneğin en önemli komutanı, upuzun bir konvoy içinde tespit edilip yok edilir de, başka kimseye bir şey olmaz. Misilleme amacı ile cevap vermeye kalkınca da başka bir ülkeye ait sivil uçaklar düşürülür örneğin, üstelik kendi hava sahasında ve daha yeni havalanmışken.

Benzeri bir durumu örnek olsun diye dile getiririm hep. "Yerli uçak yapacaksınız ama, İmam Hatip Okulu açıyorsunuz Meslek Lisesi yerine. Herhalde uçaklar dua ile uçacak."

Sebep - Sonuç ilişkisini bilimsel temellere oturtmak ve bilimi ön plana çıkartmak önemli.

İran'da gördüğümüz protestolar, Dünya tarihinde önemli yer tutacak konumdayken önümüzdeki yıllar için, bizlere de neyle karşılaşma ihtimalimiz olduğunu örnekleriyle gösteriyor.

Bahsettiğimiz 28 Şubat sonrası süreçte, Başörtüsü - Sakal konusunda destek verirken karşıt kitleye, örneğin "sen benim içkim - kıyafetim konusunda net misin arkadaş?" sorusu çok gelmemişti aklımıza. (En azından benim aklıma)
Ki şimdi karşı karşıya kaldığımız Siyasal İslamcıların ne kadar özgürlük meraklısı olduğu/olmadığı çok çok net okunuyor - görülüyor.

Gerek bireysel, gerek toplumsal, özgürlüğümüzün kıymetini bilelim. Buna paralel, en çok ta kadınların daha özgür olması gerekliliğini fark edelim ve fark ettirelim.

Neşet Ertaş şarkılarından "Çiçekler Ekiliyor" geldi dolandı dilime. Ne güzel bir türkü dedim. 

İran'da erkekler kadınlarla birlikte sokaklarda şu anda. Bu türkü de İç Anadolu'da, Ege'de, Akdeniz'de tarlalarda kadın - erkek yan yana çalışanları getiriyor gözümün önüne. 

Hayat...
Her daim müşterek, her daim iç içe. Her daim özgür ama her daim sınırlarla - saygı ile- çevrelenmiş, ve doğru sebep - sonuç ilişkileri üzerine temellendirilmiş (olmalı).... Her parçanın aslında bir bütünü oluşturduğunun farkına varmalı.
Hem birbirimizle, hem doğayla....

Saygı ve Sevgilerimle....
  

19 Eylül 2022 Pazartesi

GANYMEDE

Gözlerini açtı karanlık odada. Eşi ve çocukları uyuyordu. Saat 02.18. Uyku kaçmıştı gene sebepsiz.

Çıkıp yürüse, belki regülatör'e gidecekti. 9 km ötede, nehir kenarına. Hava zemheri ayazı. - 12 belki. Ama buz gibi suda yüzebilirdi belki.

Neydi uykularının kaçmasının sebebi? Bu kadar huzursuz eden neydi? Gecenin bir yarısı çok uykusuz ve yorgun olması gereken bir saatte uyanıp, kış günü buza atlama isteği?

Bir kaç gün önce araba ile çevreyolunda ilerlerken, eşi ile bir şeyler konuşmuştu. 
Aynı anda, fabrikada yöneticisi ile bir konuşma gerçekleştirmişti arka planda - hayalinde-,  ve 4 gün önce kavgaya karışan çalışanlarla da tutanak tutma ve savunma alma öngörüsü düşünmüştü. O esnadaki konuşmalar vs... 

4 iş aynı anda oldu, 4 çekirdekli bir bilgisayar gibi. 
Araç kullanma, eşi ile konuşma, yönetici ile diyalog kurgusu, çalışanlarla diyalog kurgusu. 
Peki ama hangi yoldaydı şu anda? Az önce ne demişti eşi? Fabrikadaki olaylar için ne söylemeyi geçirdi aklından? Radyoda hangi müzik çaldı? Çocuklar neler söyledi arka koltukta? 

İnanamadı o an.. Bu 4 olay ve beraberindeki çevresel faktörler... Hiç biri yoktu aklında... Araç ilerlemeye devam ediyordu.... O kullanmıyordu sanki, ama herşey normal seyrinde ilerliyordu... 

Vitesin önündeki su şişesini açıp su içti yavaşça. Sağ şeritte gitmeye başladı. Karısını ve çocuklarını süzdü göz ucuyla. 

Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmindeki ana karakter Musa kadar donuktu dışarıdan bakılınca... Bir o kadar tepkisiz. Ama içeride fırtına.. 

Kıyıda gel-git e maruz kalmak gibi değil, deprem sonrası tsunami yaklaşması gibi bir duygudurum.

Interstellar filmindeki su gezeninde, 1 karış suyun içindeyken, su dağını görüp, o anda donmuş gibi... Zaman durmuş, dev dalgaya bakar gibi... 

Herkesle kavga etmek istiyordu, evire çevire dövmek istiyordu herkesi de, kimse düşmanı olmasın, herkes onu dinlesin, her dediğini kabul etsin, onu sevsin istiyordu. 

Eve geldiler... 
Eşi yardım istediği konuları anlattı. Çocukları hangi oyunları oynamak yada kitapları okumak istediklerini. Duydu hepsini ve cevap ta verdi de, ne demişlerdi acaba ve ne cevaplar vermişti onlara. 

Karanlığın içinde, tüm ailenin nefes alışlarını dinledi tek tek. Ne güzel uyuyordu herkes. Tuvalete girdi. Telefonu ile tuvalete oturdu...

Kendi kendine... Ama kendi'siz. Yalnız bile değil. 

Adeta bir hiçlik.... 
Çıkıp mutfağa geçti. Bir bardak su içti. 
Su;
Yaklaşık 20 milyon yıl boyunca dünyayı vuran kozmik bombardıman, ve sonucunda varoluşun yada Dünya'da ki hayatın en temel maddesi. 0 derecenin altında buz, üzerinde sıvı. Altında katı, sert, üzerinde "cıvık". 
4 derecede en küçük te, diğerlerinde hep büyük. 

Okyanus olmayı hayal ederken çocukken, göl bile değil gibi görüntü vermişti kendi puslu aynasında çevresindekiler kendine. Kenara çekilmiş, aynayı izler gibiydi sanki. 

Dünyada bir okyanus kadar etkin olmayı hayal ederken, uzak bir gezegenin uydusundaki buzul okyanusu gibi olmuştu adeta. Varlığının farkına bir şekilde varılmış ama, doğrudan etkisi olmayan. 
Çok uzaktan gelinip keşfedilmeyi bekleyen adeta.. 

Nerede acaba bu Voyager? 

27 Temmuz 2022 Çarşamba

Salıncak

Adam parka geldi
Kızıyla
Kara kaşlı, kara gözlü,
4 ya var ya yok,
Kalabalık park, mevsim yaz
Akşam serinliği var, fırsat bu fırsat
Mahallede 4 cami var, 2 park
Okul desen 1 tane

Adam ezelden sessiz
Herhalde 40ında
Kızı ise bıcır bıcır
Anlattıkça anlatıyor
Dedim ya 4 ya var ya yok

Bebeğini getirmiş, oyuncak
Salıncakta sallayacak
Unutmuş meğer bir gün önce
"Evde kaldı getirelim" demiş
"Şimdi geç oldu sonra" demişler. 
Bükmüş dudağını kızcağız

Salıncak boş, tam bebek sallamalık
Başlıyor bizimki küçücük bebeğini sallamaya
Salıncak bu, bir nevi oyuncak
Oynuyor işte yavrucak

Park kalabalık
Bir kadın gelmiş, oğluyla, 
"Benn doğurdummmm" gururuyla, 
3 ya var ya yok oğlan
"Salıncak boş" diyor, 
Oğlandan talep yok ama, sallansın ister anası
Hop oturtuyor oğlanı
Oyuncak bebeği indirerek

Kızcağız baktı şaşkın şaşkın... 
"Neyse kaydırayım kaydıraktan" dedi
Kaydırdi 2 kez. 
4 ya var ya yok

Gürültülü kadın, çok gürültülü
Dedik ya adam ezelden sessiz... 
Garipsedi durumu ama, 
İfade edemedi bir türlü
İçini kemirdi durdu öfkesi... 
Kemirdi, Kemirdi, yedi.... 

Gürültüye mi yenildi? 
Patlamayan öfkeye mi? 




23 Temmuz 2022 Cumartesi

REÇETE

Öyle bir kitle ki, arsızlıkta her geçen gün yeni bir çığır açıyor. Daha kötüsüne evrilmeyipte, biterse eğer bu zoraki karartma, yapılması gereken ilk iş "Rehabilitasyon ve Yeniden Yapılanma Bakanlığı" kurmak olmalı. Tüm bakanlıkların üstünde ve yönetimin merkezinde bulunmalı. Tamamen -sürekli olarak dile getirdiğimiz- liyakat esasına göre ve uygun bir yapılanmayla, "eşitlik ve emek" dışında hiç bir kırmızı çizgi koymadan; tüm çökmüş, kokuşmuş, kurum, kanun, kuruluş, kişi... ne varsa rehabilite etmeli, ve 3 - 4 yıllık bir hedefle, imar, çevre, eğitim, sanayi, sağlık, spor... Aklınıza ne gelirse onararak, misyonunu tamamlayarak ülkeyi eski güzel haline döndürmeli.


Torba kanunları ele almalı bir birim mesela, bir başka birim eğitimi... İnsan faktörü işin içinde olacak, o nedenle günlük bilgi verilmeli halka. Neler ne şekilde çökertilmiş, ne şekilde tedavi edilecek.


Bir haber okudum az önce:
"Gezi zamanı camiler yakıldı" demiş bir muhterem vatandaş. "İçki içtiler" de denmişti de, doğrudan cami hocası yalanlamıştı. Şimdiki iddia da itfaiye tarafından yalanlanmış. 10 yıl geçti de üzerinden, halen korku unsuru anlaşılan... O günlerdeki iddiaları da hatırlayınca, ayrı bir birim nasıl dezenformasyon ve yalan haberlerle toplumu ikiye bölmüş gözler önüne sermeli.

Ne demiştik o günlerde:
"Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz..."
Ali İsmail'i kaybettiğimiz bu şehirde, şehrin en azından 100 - 150 yıllık geçmişinde gelişen bir arada yaşama kültürünü, paylaşımla arttırarak, süregelen karanlığı göğüslemek gerekiyor, ve bu anlayışı tüm ülkeye yaymak. Git gide kitlesel olarak fakirleştirildiğimiz bu ortamda ortaya çıkan fakirliği paylaşmak gerekiyor. Birisinin çıkıpta "daha az simit yeriz" martavalı gibi bir şey değil kastettiğim. Fikret Kızılok'un "Hesap Vakti" adlı eserindeki gibi: "Zenginliği paylaşmakla fakirliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir." 5li çete ve avaneler zenginlik paylaşmaya çalışırken, var olma - ayakta kalma savaşı veren kişi, meslek grubu, dükkan vs... daha fazla desteklenmeli imkanlar dahilinde.
Kurtuluş yok tek başına...

Elektrik zammına itiraz edemiyorsan örneğin, berberinin fiyat artışına hayıflanma hakkını sorgulaman gerek. Akaryakıt artışlarını sessizce izliyorsan, karpuzun geçen sene 1 TL iken bu sene 5TL ye çıkmış olmasını da içine sindirmen ve sorgulamaman gerek. Sadece canın yanmış hissettiğin için artık hukukun kalmadığı ortamda, çıkıp "Hukuki hakkımı ararım" şeklinde söylemde bulunmak, oldukça trajikomik bir hal oluşturuyor.


Ahmet Telli nin dizeleriyle noktalayalım "giderlerse gitsinler" sözlerini de anımsayarak:

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir 
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa 
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem 
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü 
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne 
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz 
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...


Fazla karışık olmuş olabilir.  😊 İdare edin.
Sevgilerimle

14 Temmuz 2022 Perşembe

Fabrika Kızı

Çocukluğunda çok ünlü bir şarkıydı:

Gün doğarken her sabah
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca

Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar
Bütün insanlar gibi

Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası
Tanrı ne verirse geçinir gider 
Yeter ki mutlu olsun yuvası... 
... 

Yıllarca dinledi bu şarkıyı, yıllarca söyledi Kerem.
Üniversite çağlarında gitar alıp ta bu şarkıyı mırıldanarak çok bilindik Am - G - F - E akorlarını basmaya çalışırdı.

Ama sanki ilk kez şimdi "içmeyen kocası" sözünü duymuştu bu son dinleyişinde. Artık 42 yaşındaydı da...

Çocukken bu şarkıyı dinlediğinde bir kızın fabrikada çalışması düşüncesi içini hüzünle kaplarken, içmeyen koca talebinde çok bir anlam aramazdı. 
Halbu ki hayatındaki en önemli kadının içen bir kocası vardı ve bunun iyi mi kötü mü olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama annesi büroda çalıştığı için, fabrikada çalışmak bir kadın için ne kadar kötüydü kim bilir. Üstelik koca, hayatı zindan ediyordu tüm aileye belki ama, içmenin sebep yada sonuç olması, yada odakta olması gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı Kerem'in. 

Yıllarca sonra, artık 40ını 2 geçmişken, anneciğiyle bir sohbetinde, "babam da ayyaştı, kocam da" demişti annesi. 
"Fabrika kızı" şarkısı ile şimşekler çakmıştı adeta Kerem'in beyninde... Yakın zamanda kendi çocukluk - ilk gençlik dönemleriyle de yüzleşmeye başlamıştı ki, o dönemin travmatik olaylarını da yeniden su yüzüne çıkartarak, içindeki rezonansı sönümlendirmeye ve dengeye ulaştırmaya çalışıyordu adeta. 

Şimdilerde sayıları mı azaldı, çevresinde mi kalmadı bilinmez ama, Kerem'in çocukluğunda pek çok içen koca-baba vardı da sanki, "içmeyen koca" özlemi oluşmuştu bir kısım genç kız da şarkıdaki gibi. Öyle ya, annesi de daha çok çok genç bir kızken yüzleşmişti bu durumla... 


13 Mart 2019 Çarşamba

Ayna


89-90 yada 90-91 sezonuydu. Eskişehir'e taşınalı 3-4 yıl olmuştu. Babamla futbol maçına gitmiştik. Kiminle oynuyordu Eskişehir hatırlamıyorum. Az seyirci vardı maçta. O zamanlar babamla birlikte maça gidip te babamın “çocukla gireceğiz” deyip, beni biletsiz maça sokması ayıp bir şey olabilir mi diye bir karmaşa yaşardım özellikle tam o turnikeden geçiş anında. Yaşım 10 – 11.

Maç seyircisi az ve tepkisiz, demek ki aynı zamanda zevksiz ilerliyordu. Nedenini hatırlamıyorum, bir adam birden bire yerinden fırlayıp, “Lan Tahiiiiir! Ananı avradını si..... seniin! diye yüksek sesle bağırmıştı. Kendi yarı sahasının ortalarına çıkmış uzun gri eşofman altı giymiş sakallı esmer kaleci bizim tribüne doğru bakmıştı bu bağırtı üzerine. Bu bakış neticesinde bahsi geçen Tahir’in o kaleci olduğunu anlamıştım. Onun adına üzülmüş ve utanmıştım. Kadın yoktu tribünde. Kadınlar maça gitmiyordu demek ki. Ama bir şekilde sevilmeyenlerin anneleri yada avratları hatırlanıyordu – hatırlatılıyordu tüm öz saygı ile.

Aradan bir kaç yıl geçti. O zamanlar 1. ligi kovalıyordu takım. Bir Karşıyaka maçıydı. Gene babamla gitmiştik. Biletsiz mi girdim gene hatırlamıyorum. İnanılmaz kalabalıktı ama gene hiç kadın yoktu. Bizimkiler golü attıktan biraz sonra tüm stad bağırmaya başlamıştı:
İki geliyooor iki yalellee yalelleee ..... Devamını bilenler hatırlar. Bir yandan komik gelmekle birlikte, diğer taraftan da ayıplı bir hareket olması dolayısıyla utanç duyuyordum kendim söylemiyor olmama rağmen.

Aradan uzun yıllar geçti. Tribünler biraz medenileşti. En azından kadınlar tekrar maça gelmeye başlamıştı. Gelmeye başlamıştı kadınlar ama, erkek egemen toplumun bir göstergesi olarak, şiddeti azalsa bile, erkeğin aktifliği ve kadının pasifliği üzerine kurulu cinsel gerçekliğe dayalı küfürler hiç mi hiç azalmadı. Bir stad dolusu insan, o şehrin önemli bir silüetini yansıtabilir. Dolayısıyla da tüm stadı gözlemleyebilirseniz, şehir hakkında da iyi kötü fikir sahibi olabilir siniz. Kadının var olma mücadelesi stadlarda da kendini gösteriyor. Maç sonuna doğru takım galipken, “yendik mi” anlamında, cinsel çağrışımlı tezahüratın el - vücut hareketiyle de desteklenmesi örneğin. Bu hareketi içten gelen bir istekle ve çok büyük bir coşkuyla yapan kişiler, 8 Mart ta Taksim’deki toplum algısına göre aşırılığa kaçan toplantıyı tam 1 haftadır konuşuyorlar da, Ensar vakfındaki tecavüzlere doğru dürüst yorum yapmaktan kaçınıyorlar.

Ama şunu da belirtmek gerek: Bizim şehrimiz ve dolayısıyla stada gelen kitlemiz neyse ki nispeten medeni. Bazı münferit küfürler dışında, ciddi rahatsızlık oluşturacak ortam oluşmuyor.

Tribünler böyleyken, yönetimler ise tamamıyla önce reklam, sonra rant – komisyon – gelir peşinde koşan kişilerin bir araya geldiği ortamlar halini alıyordu. Tribün liderleri diğer takımlara sürekli giydirirken, kendi takımını göz göre göre soyanlara ses çıkartma – çıkartılma ortamı oluşmaması için elinden geleni yapıyordu. Hal böyle olunca da nice köklü ama köklerini taraftar ve altyapıdan alan anadolu kulübü kapanma noktasına gelip hızlıca dibe gidiyordu.

İstanbul kulüplerinin yönetimleri ise alt yapı yatırımları yapıp, altyapıdan oyuncu çıkarmak, ülke futboluna (ve ekonomisine) katkı sağlamak yerine, ‘Paramız var, istediğimizi alırız’ anlayışına bürünmüştü.

Ortam böyleyken Ankaragücü taraftarı iki genç kardeşimizin cenazesini kalktı geçen hafta Ankara’dan. Aslında bence kalkan ülke futbolunun cenazesiydi. Bu nedenle tüm taraftarlar koştu ülkenin dört bir yanından daha bir hafta önce birbirlerine sövdüklerini unutarak.

Aynı günlerde, taraftarı yok denecek kadar az olan, 1990 da kurulan, arkasında siyasi destek olduğu aşikar olan bir takım, dolu-dizgin şampiyonluğa koşuyordu. Bir alt ligde düşme potasında gezinen takımımız 20000 üzeri bir kitleye oynarken, taraftarsız bir kulüp bir sonraki sene muhtemelen UEFA Şampiyonlar Ligi’nde ülkemizi temsil edecekti. Tüm TV kanalları “futbolda bir yönetim başarısı” naraları atadursunlar, herkes biliyordu ki çok ciddi bir siyasi tabanlı ekonomik destek vardı.

Taraftar grupları bu cenazeye kadar birbirlerini yiyip dururken, tam da bu zamanda aslında kimseyle problemleri olmadığını hatırladırlar. ‘Zararın neresinden dönsek kardır’ diyeceğiz sanırım. Kendi takımı dışındaki takımların taraftar gruplarını düşman – dost diye ayırıp farklı mecralara yönelten anlayışlar yüzünden, kulüplerini soyanlar maçlarda protesto edilmek şöyle dursun, ıslıklanmamıştı bile. Kendi şehirlerinde sokağa çıkmayacak hale gelmesi gerekenler, işlerini yoluna sokup, geliştiriyorlardı.

Gelelim bir de “Büyük Takım Taraftarları”na:

Sosyal Medyada 10-15 yıl öncesine ait bir video izlemiştim. Videonun tanımında : ‘Beşiktaş taraftarından Gecekonduya ayar’ gibi bir şey yazıyordu. Ankaragücünün taraftar grubu kendi adları ile tezahürat yapıyor: GE CE KON DU şeklinde. Beşiktaşlılar da tribün liderlerinin çok keskin(!) zekasıyla oluşturduğu: BURASI METROPOL S.... N GİDİN! şeklindeki tezahüratla, ancak metropollerin gecekondulardan oluştuğunun farkında olmadan hep bir ağızdan bağırıyor.

Maç sonunda muhtemelen Beşiktaş tribünlerinin yarısı liderlerinin sözünü dinlemenin ve istediğini yapmanın verdiği mutlukla, o metropolün banliyölerinden birindeki gecekondu evine maç özetlerini izlemeye, ülkenin en başarılı takımlarından birini tutmanın verdiği hazla tatmin halini devam ettirmek üzere yola koyulmuştu.