Bu Blogda Ara

27 Temmuz 2022 Çarşamba

Salıncak

Adam parka geldi
Kızıyla
Kara kaşlı, kara gözlü,
4 ya var ya yok,
Kalabalık park, mevsim yaz
Akşam serinliği var, fırsat bu fırsat
Mahallede 4 cami var, 2 park
Okul desen 1 tane

Adam ezelden sessiz
Herhalde 40ında
Kızı ise bıcır bıcır
Anlattıkça anlatıyor
Dedim ya 4 ya var ya yok

Bebeğini getirmiş, oyuncak
Salıncakta sallayacak
Unutmuş meğer bir gün önce
"Evde kaldı getirelim" demiş
"Şimdi geç oldu sonra" demişler. 
Bükmüş dudağını kızcağız

Salıncak boş, tam bebek sallamalık
Başlıyor bizimki küçücük bebeğini sallamaya
Salıncak bu, bir nevi oyuncak
Oynuyor işte yavrucak

Park kalabalık
Bir kadın gelmiş, oğluyla, 
"Benn doğurdummmm" gururuyla, 
3 ya var ya yok oğlan
"Salıncak boş" diyor, 
Oğlandan talep yok ama, sallansın ister anası
Hop oturtuyor oğlanı
Oyuncak bebeği indirerek

Kızcağız baktı şaşkın şaşkın... 
"Neyse kaydırayım kaydıraktan" dedi
Kaydırdi 2 kez. 
4 ya var ya yok

Gürültülü kadın, çok gürültülü
Dedik ya adam ezelden sessiz... 
Garipsedi durumu ama, 
İfade edemedi bir türlü
İçini kemirdi durdu öfkesi... 
Kemirdi, Kemirdi, yedi.... 

Gürültüye mi yenildi? 
Patlamayan öfkeye mi? 




23 Temmuz 2022 Cumartesi

REÇETE

Öyle bir kitle ki, arsızlıkta her geçen gün yeni bir çığır açıyor. Daha kötüsüne evrilmeyipte, biterse eğer bu zoraki karartma, yapılması gereken ilk iş "Rehabilitasyon ve Yeniden Yapılanma Bakanlığı" kurmak olmalı. Tüm bakanlıkların üstünde ve yönetimin merkezinde bulunmalı. Tamamen -sürekli olarak dile getirdiğimiz- liyakat esasına göre ve uygun bir yapılanmayla, "eşitlik ve emek" dışında hiç bir kırmızı çizgi koymadan; tüm çökmüş, kokuşmuş, kurum, kanun, kuruluş, kişi... ne varsa rehabilite etmeli, ve 3 - 4 yıllık bir hedefle, imar, çevre, eğitim, sanayi, sağlık, spor... Aklınıza ne gelirse onararak, misyonunu tamamlayarak ülkeyi eski güzel haline döndürmeli.


Torba kanunları ele almalı bir birim mesela, bir başka birim eğitimi... İnsan faktörü işin içinde olacak, o nedenle günlük bilgi verilmeli halka. Neler ne şekilde çökertilmiş, ne şekilde tedavi edilecek.


Bir haber okudum az önce:
"Gezi zamanı camiler yakıldı" demiş bir muhterem vatandaş. "İçki içtiler" de denmişti de, doğrudan cami hocası yalanlamıştı. Şimdiki iddia da itfaiye tarafından yalanlanmış. 10 yıl geçti de üzerinden, halen korku unsuru anlaşılan... O günlerdeki iddiaları da hatırlayınca, ayrı bir birim nasıl dezenformasyon ve yalan haberlerle toplumu ikiye bölmüş gözler önüne sermeli.

Ne demiştik o günlerde:
"Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz..."
Ali İsmail'i kaybettiğimiz bu şehirde, şehrin en azından 100 - 150 yıllık geçmişinde gelişen bir arada yaşama kültürünü, paylaşımla arttırarak, süregelen karanlığı göğüslemek gerekiyor, ve bu anlayışı tüm ülkeye yaymak. Git gide kitlesel olarak fakirleştirildiğimiz bu ortamda ortaya çıkan fakirliği paylaşmak gerekiyor. Birisinin çıkıpta "daha az simit yeriz" martavalı gibi bir şey değil kastettiğim. Fikret Kızılok'un "Hesap Vakti" adlı eserindeki gibi: "Zenginliği paylaşmakla fakirliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir." 5li çete ve avaneler zenginlik paylaşmaya çalışırken, var olma - ayakta kalma savaşı veren kişi, meslek grubu, dükkan vs... daha fazla desteklenmeli imkanlar dahilinde.
Kurtuluş yok tek başına...

Elektrik zammına itiraz edemiyorsan örneğin, berberinin fiyat artışına hayıflanma hakkını sorgulaman gerek. Akaryakıt artışlarını sessizce izliyorsan, karpuzun geçen sene 1 TL iken bu sene 5TL ye çıkmış olmasını da içine sindirmen ve sorgulamaman gerek. Sadece canın yanmış hissettiğin için artık hukukun kalmadığı ortamda, çıkıp "Hukuki hakkımı ararım" şeklinde söylemde bulunmak, oldukça trajikomik bir hal oluşturuyor.


Ahmet Telli nin dizeleriyle noktalayalım "giderlerse gitsinler" sözlerini de anımsayarak:

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir 
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa 
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem 
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü 
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne 
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz 
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...


Fazla karışık olmuş olabilir.  😊 İdare edin.
Sevgilerimle

14 Temmuz 2022 Perşembe

Fabrika Kızı

Çocukluğunda çok ünlü bir şarkıydı:

Gün doğarken her sabah
Bir kız geçer kapımdan
Köşeyi dönüp kaybolur 
Başı önde yorgunca

Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar
Bütün insanlar gibi

Bir evi olsun ister
Bir de içmeyen kocası
Tanrı ne verirse geçinir gider 
Yeter ki mutlu olsun yuvası... 
... 

Yıllarca dinledi bu şarkıyı, yıllarca söyledi Kerem.
Üniversite çağlarında gitar alıp ta bu şarkıyı mırıldanarak çok bilindik Am - G - F - E akorlarını basmaya çalışırdı.

Ama sanki ilk kez şimdi "içmeyen kocası" sözünü duymuştu bu son dinleyişinde. Artık 42 yaşındaydı da...

Çocukken bu şarkıyı dinlediğinde bir kızın fabrikada çalışması düşüncesi içini hüzünle kaplarken, içmeyen koca talebinde çok bir anlam aramazdı. 
Halbu ki hayatındaki en önemli kadının içen bir kocası vardı ve bunun iyi mi kötü mü olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama annesi büroda çalıştığı için, fabrikada çalışmak bir kadın için ne kadar kötüydü kim bilir. Üstelik koca, hayatı zindan ediyordu tüm aileye belki ama, içmenin sebep yada sonuç olması, yada odakta olması gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı Kerem'in. 

Yıllarca sonra, artık 40ını 2 geçmişken, anneciğiyle bir sohbetinde, "babam da ayyaştı, kocam da" demişti annesi. 
"Fabrika kızı" şarkısı ile şimşekler çakmıştı adeta Kerem'in beyninde... Yakın zamanda kendi çocukluk - ilk gençlik dönemleriyle de yüzleşmeye başlamıştı ki, o dönemin travmatik olaylarını da yeniden su yüzüne çıkartarak, içindeki rezonansı sönümlendirmeye ve dengeye ulaştırmaya çalışıyordu adeta. 

Şimdilerde sayıları mı azaldı, çevresinde mi kalmadı bilinmez ama, Kerem'in çocukluğunda pek çok içen koca-baba vardı da sanki, "içmeyen koca" özlemi oluşmuştu bir kısım genç kız da şarkıdaki gibi. Öyle ya, annesi de daha çok çok genç bir kızken yüzleşmişti bu durumla... 


13 Mart 2019 Çarşamba

Ayna


89-90 yada 90-91 sezonuydu. Eskişehir'e taşınalı 3-4 yıl olmuştu. Babamla futbol maçına gitmiştik. Kiminle oynuyordu Eskişehir hatırlamıyorum. Az seyirci vardı maçta. O zamanlar babamla birlikte maça gidip te babamın “çocukla gireceğiz” deyip, beni biletsiz maça sokması ayıp bir şey olabilir mi diye bir karmaşa yaşardım özellikle tam o turnikeden geçiş anında. Yaşım 10 – 11.

Maç seyircisi az ve tepkisiz, demek ki aynı zamanda zevksiz ilerliyordu. Nedenini hatırlamıyorum, bir adam birden bire yerinden fırlayıp, “Lan Tahiiiiir! Ananı avradını si..... seniin! diye yüksek sesle bağırmıştı. Kendi yarı sahasının ortalarına çıkmış uzun gri eşofman altı giymiş sakallı esmer kaleci bizim tribüne doğru bakmıştı bu bağırtı üzerine. Bu bakış neticesinde bahsi geçen Tahir’in o kaleci olduğunu anlamıştım. Onun adına üzülmüş ve utanmıştım. Kadın yoktu tribünde. Kadınlar maça gitmiyordu demek ki. Ama bir şekilde sevilmeyenlerin anneleri yada avratları hatırlanıyordu – hatırlatılıyordu tüm öz saygı ile.

Aradan bir kaç yıl geçti. O zamanlar 1. ligi kovalıyordu takım. Bir Karşıyaka maçıydı. Gene babamla gitmiştik. Biletsiz mi girdim gene hatırlamıyorum. İnanılmaz kalabalıktı ama gene hiç kadın yoktu. Bizimkiler golü attıktan biraz sonra tüm stad bağırmaya başlamıştı:
İki geliyooor iki yalellee yalelleee ..... Devamını bilenler hatırlar. Bir yandan komik gelmekle birlikte, diğer taraftan da ayıplı bir hareket olması dolayısıyla utanç duyuyordum kendim söylemiyor olmama rağmen.

Aradan uzun yıllar geçti. Tribünler biraz medenileşti. En azından kadınlar tekrar maça gelmeye başlamıştı. Gelmeye başlamıştı kadınlar ama, erkek egemen toplumun bir göstergesi olarak, şiddeti azalsa bile, erkeğin aktifliği ve kadının pasifliği üzerine kurulu cinsel gerçekliğe dayalı küfürler hiç mi hiç azalmadı. Bir stad dolusu insan, o şehrin önemli bir silüetini yansıtabilir. Dolayısıyla da tüm stadı gözlemleyebilirseniz, şehir hakkında da iyi kötü fikir sahibi olabilir siniz. Kadının var olma mücadelesi stadlarda da kendini gösteriyor. Maç sonuna doğru takım galipken, “yendik mi” anlamında, cinsel çağrışımlı tezahüratın el - vücut hareketiyle de desteklenmesi örneğin. Bu hareketi içten gelen bir istekle ve çok büyük bir coşkuyla yapan kişiler, 8 Mart ta Taksim’deki toplum algısına göre aşırılığa kaçan toplantıyı tam 1 haftadır konuşuyorlar da, Ensar vakfındaki tecavüzlere doğru dürüst yorum yapmaktan kaçınıyorlar.

Ama şunu da belirtmek gerek: Bizim şehrimiz ve dolayısıyla stada gelen kitlemiz neyse ki nispeten medeni. Bazı münferit küfürler dışında, ciddi rahatsızlık oluşturacak ortam oluşmuyor.

Tribünler böyleyken, yönetimler ise tamamıyla önce reklam, sonra rant – komisyon – gelir peşinde koşan kişilerin bir araya geldiği ortamlar halini alıyordu. Tribün liderleri diğer takımlara sürekli giydirirken, kendi takımını göz göre göre soyanlara ses çıkartma – çıkartılma ortamı oluşmaması için elinden geleni yapıyordu. Hal böyle olunca da nice köklü ama köklerini taraftar ve altyapıdan alan anadolu kulübü kapanma noktasına gelip hızlıca dibe gidiyordu.

İstanbul kulüplerinin yönetimleri ise alt yapı yatırımları yapıp, altyapıdan oyuncu çıkarmak, ülke futboluna (ve ekonomisine) katkı sağlamak yerine, ‘Paramız var, istediğimizi alırız’ anlayışına bürünmüştü.

Ortam böyleyken Ankaragücü taraftarı iki genç kardeşimizin cenazesini kalktı geçen hafta Ankara’dan. Aslında bence kalkan ülke futbolunun cenazesiydi. Bu nedenle tüm taraftarlar koştu ülkenin dört bir yanından daha bir hafta önce birbirlerine sövdüklerini unutarak.

Aynı günlerde, taraftarı yok denecek kadar az olan, 1990 da kurulan, arkasında siyasi destek olduğu aşikar olan bir takım, dolu-dizgin şampiyonluğa koşuyordu. Bir alt ligde düşme potasında gezinen takımımız 20000 üzeri bir kitleye oynarken, taraftarsız bir kulüp bir sonraki sene muhtemelen UEFA Şampiyonlar Ligi’nde ülkemizi temsil edecekti. Tüm TV kanalları “futbolda bir yönetim başarısı” naraları atadursunlar, herkes biliyordu ki çok ciddi bir siyasi tabanlı ekonomik destek vardı.

Taraftar grupları bu cenazeye kadar birbirlerini yiyip dururken, tam da bu zamanda aslında kimseyle problemleri olmadığını hatırladırlar. ‘Zararın neresinden dönsek kardır’ diyeceğiz sanırım. Kendi takımı dışındaki takımların taraftar gruplarını düşman – dost diye ayırıp farklı mecralara yönelten anlayışlar yüzünden, kulüplerini soyanlar maçlarda protesto edilmek şöyle dursun, ıslıklanmamıştı bile. Kendi şehirlerinde sokağa çıkmayacak hale gelmesi gerekenler, işlerini yoluna sokup, geliştiriyorlardı.

Gelelim bir de “Büyük Takım Taraftarları”na:

Sosyal Medyada 10-15 yıl öncesine ait bir video izlemiştim. Videonun tanımında : ‘Beşiktaş taraftarından Gecekonduya ayar’ gibi bir şey yazıyordu. Ankaragücünün taraftar grubu kendi adları ile tezahürat yapıyor: GE CE KON DU şeklinde. Beşiktaşlılar da tribün liderlerinin çok keskin(!) zekasıyla oluşturduğu: BURASI METROPOL S.... N GİDİN! şeklindeki tezahüratla, ancak metropollerin gecekondulardan oluştuğunun farkında olmadan hep bir ağızdan bağırıyor.

Maç sonunda muhtemelen Beşiktaş tribünlerinin yarısı liderlerinin sözünü dinlemenin ve istediğini yapmanın verdiği mutlukla, o metropolün banliyölerinden birindeki gecekondu evine maç özetlerini izlemeye, ülkenin en başarılı takımlarından birini tutmanın verdiği hazla tatmin halini devam ettirmek üzere yola koyulmuştu.


26 Şubat 2019 Salı

BİZİM ÇOCUKLAR


Sıcak bir yaz akşamıydı. Traktör satıcısı başkan yönetiminde kulüp tarihinin en kötü dönemlerine girmiş, transfer tahtasını açamamış, yaş ortalaması 20 olan bir takımla lige başlamak zorunda kalmıştı. Deplasmandaki ilk maçından mağlubiyetle dönmüştü. Yönetime olan kızgınlığımız nedeniyle ilk iç saha maçımıza gitmeyecektik. Oluşan kötü hava öylesine şehri kaplamıştı ki, herkes “kesin düşeriz” diyordu. Hatta maçı izleyecek yer bulamamıştık, tüm mekanlarda Süper Lig maçı yayınlanıyordu.

En son şehrin en eski bira salonuna uğradık. Neyse ki hala ESES'in maçını yayınlayan bir yer vardı. 16. dk da mağlup duruma düştük düşmesine ama, sahada ne olursa olsun ayakta kalan gençleri görünce ümitlerimiz yeşermeye başlamıştı. Kolay mı, yıllardır koşmayan, mücadele etmekten kaçınan, yetenek olan ama sahaya ruhunu koyamayan futbolcular topluluğu izlemiştik. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz bir maçın sonunda, ceza alacağımızı bile bile rakibe ve teknik direktörüne tepkimizi gösterirken, maç sonu rakiple sarılıp forma değiştiren futbolcular görmüştük! Takım bizimdi çünkü sadece.

20 yaşındaki gençlerin sahada yaptıkları o kadar güzeldi ki, sahada herkes birbiri için mücadele veriyor, herkes birbirinin açığını kapatıyordu. Takımda herkes, hangi arkadaşının nerede ne yapacağını gözü kapalı biliyordu. Uzun zamandır gerçekten TAKIM izliyorduk. Derken 45. dk da Cemali’nin golü geldi. Golden önemlisi o muhteşem takla! Tekrar gol atsa diye bekliyoruz heyecanla.

İkinci yarı gene yenik duruma düştük. Dahası son dakikalara kalecinin kırmızı kart görmesiyle 10 kişi girdik. Yerine 17 yaşındaki yedek kaleci girmişti. Derken o son dakikadaki pas, hepimizin ayağa kalkışı ve o şık gol vuruşu! Bana sorarsanız gerçekten usta işi bir vuruştu! Yenilmemiştik! Sahadaki diri takım, 10 kişi kalmasına rağmen yenilmemişti! Stada gitmediğimize çok hayıflandım ama, hayatımda ilk defa televizyondan maç izlerken sesim kısılmıştı!

İşte umutlarımızı yeşerten o gol! Maçlara gitmeye karar verdiğimizi gibi, belki be bu gol sayesinde 3 yaşındaki oğlumu da maçlara götürmeye başladım! Bizim Çocukları izlerken yaşadığımız heyecanı onunla da paylaşabilmek için! Asıl önemlisi bir şehrin umutlarını yeşertmişti! Takımın adeta destansı bir hikaye yazmasını sağlamıştı. ‘65 ruhu diye anlatılan takımı görememiştik ama, sanki bir benzerine şahit oluyorduk!

Bunca yıldır maç izliyorum. Çok üst düzey de izledim, amatör maçları da. Şu kadarını söyleyeyim, bu ligde koşu mesafesi istatistiği tutulsa bizim çocuklar her maç Türkiye Rekoru kırar. En çok koşan da İbrahim Halil'dir diye görüyorum. Ayrıca değme forvetlerde olmayan bir özellik var: Savunmadayken ceza sahasına gelince kendi takımını bozmuyor, hatta savunma ile uyumlu kalıyor. Göremezsiniz nice üst düzey takımda.

Unutmayın! Onlar! “Bizim Çocuklar”!




13 Mayıs 2018 Pazar

İki Çizgi Arasında

Kadın ve erkek eşit midir?
Kadın ve erkek nerelerde eşittir?
Kadın ve erkek iş yerinde aynı maaşı mı almalıdır?

Eşitlik konusu tartışıldığı ülkenin sosyal ve kültürel birikimine göre değişiklik gösteriyor.
Örneğin İran yada Suudi Arabistan'da futbol maçı izlesinler mi tartışılırken, Avrupa ülkelerinde toplum içindeki bire bir aynılık - farklılık konuşuluyor.
Ülkemizde her ne kadar suni olarak farklı otobüs, farklı taksi vs..  ayrıştırıcı bir ortam yaratılsa da uzak geçmişinde eşit statüde olduğumuzu biliyoruz, ve çok şanslıyız ki seçme ve seçilme hakkı konusunda adım atan ilk ülkelerden biriyiz.

Çocukken bu tartışmalar garip gelirdi bana. Annem ve babam aynı saatlerde evden ayrılıp, aynı saatlerde eve gelir, evin masraflarını birlikte hesap ederler, maaşlarını birlikte harcarlardı. Yani eve yapılan katkı - ev için harcanan emek aynıydı. O halde toplum neden bu konuyu tartışırdı? Anlayamıyordum.

Yaş ilerledikçe bazı farklı kavramlarla tanışmaya başladım. Ataerkil toplum gibi mesela. Hoş bizim evde babam hissettirirdi sağ olsun ataerkil aile yapısının anlamını. Sert adamdı. Bazen anlamsız - gereksiz kalan sertlikleri olurdu. Sayesinde beynimin içinde bir yerlerde kendini hatırlatan bir aile yapısı mirası taşıyorum sanırım. Hissettiriyor kendini.

Hayatın içinde savrulurken farklı yaşanmışlıklarla yoğrulup farklı düşüncelerle  bezenebiliyor insan. "Toplumda eşittir ama iş yerinde eşit olmaya bilir, fiziksel güç vs vs..." gibi tartışmalar sanki erkeklerin dizayn ettiği bir dünyanın sonucu gibi. Yalnızca yatakta ve savaş meydanında fazladan aktif olan erkeğin. Küfür ederken bile kadınlar - anneler üzerinden gitmek gereksinimi duyan erkeğin. Oysa ki bizim ülkemiz yada kültürümüz ne Arap, ne tam Batılı. Anadolu insanının naifliği içinde kadın ve erkeğin durumu her zaman yan yana olmalarıdır. Hayatın içinde her daim beraber mücadele verir.

İşte bu yaşanmışlıklar ve düşünceler içinde, sırasıyla önce ablamın ve daha sonra bazı arkadaşlarımın hamilelik dönemlerini gözlemleme imkanım oldu. Yakalayabildiğim her an çok ilginç anılar biriktirmemi sağlıyordu.

Derken bir gün eşimin hamilelik haberini aldık. Yazımın başlığı olan iki çizgi ile belli olmuştu her şey. Bu seferki gözlem daha farklı oldu. Adeta gün gün - saat saat gözlemledim. Kadının inanılmazlığına şahit oldum! Evet. Kadın ve erkek asla eşit olamaz. Erkek karnında bir canlı büyütüp, daha sonra o canlıyı dünyanın en büyük acılarından biri ile dünyaya getirip, birde kaç yaşına gelirse gelsin ilk günkü gibi bakmaya devam edebilirse, işte o zaman eşit olur erkek ve kadın. Fazla mı abartıyorum? Sanmam.

Kadının inanılmazlığına şahit olurken, aynı süreçleri tüm kadınların yaşadığını düşününce, gözlerim dolar. Annem gelir aklıma. O da yaşadı bu süreci neticede.
Başta annem ve sevgili eşim...
Tüm annelerimizin anneler günü kutlu olsun...


Sevgi ve Saygılarımla
Memur Çocuğu

Not: Bu yazıyı yazarken, iki çizgiyi tekrar gördük! Heyecan aynı. Galiba kaygı da!

20 Nisan 2018 Cuma

Daha ne kadar rezil olacağız?

Dün akşam bir kez daha gördük ki, bu ülkede futbol yalnızca futbol değil. Vurguyu doğru yerden yaparsak, futbol asla bildiğimiz futbol değil. Böyle giderse de olmayacak gibi.

İki takım, ülke futboluna adeta hükmeden iki kulüp. Kupanın ilk maçı rezilliklerle doluyken, daha büyüğünü yaşatacaklarını düşünmemiştik. Ancak bu ülkede, 10-15 yıldır, " daha kötü ne olabilir" dediğimiz her durumdan sonra, birileri bize mutlaka daha kötüsünü yaşattı.

Maçtan sonra herkes ne olacağını sordu. Sorunun özü "adaletli bir çözüm mü olacak?" ekseninde düşünülebilir. Normalde olağanüstü toplantı olur diye düşünürken ben, konunun neredeyse 1 hafta sonra görüşüleceğini öğrendik. Arka planda birşeyler dönecek yada ortam soğutulacak. Bilemiyorum. Aklım çok ermez bu "inceliklere".

Yıllardır maçlara gider geliriz. Bir maçta sahaya buruşturulmuş kağıt attılar diye seyircinin yaka paça çıkartıldığına şahit oldum.
Başka bir maçta polisin 1-2 kez, artık sıradanlaşan (aslında olmaması gereken) küfürler savuran birini staddan atmakla tehdit ettiğini gördüm.
Bir basket maçında hakeme bağırdı diye orta yaş üstü bir izleyicinin maçın son dakikasında iki polis tarafından çıkartılmasını gördüm.

Diğer taraftan, yıllardır yedek kulübesi arkasında ana avrat düz giden İstanbul takımı seyiriclerini görüyoruz. Yada milli maç öncesi sırf sevimsizliğinden milli takım kalecisine küfür edildiğine hep beraber şahit olduk. Bunlara bir işlem yapılmadığına da.
Bu eksende düşününce adalet beklemek fazla iyimser oluyor bence.
İki futbolcu kavga etse, ikiside oyundan atılır. Aynı takımdan olsa bile, ikisi de atılır.
Şimdi burada benim beklediğim adalet ikisinin birden ihraç edilmesidir. Seneye de katılmamasıdır kupaya. Çocukluğumuzdan beri, bir resmi ortamda kavga varsa, "ama" ya gelmeden önce ceza verilir karşılıklı.

Eskişehirde, İzmirde  yada başka Anadolu kentinde esip gürlemek kolay. Komşu ülke gibi davranabilmek lazım bazen.

Bizi rezil eden bu durumlardan kaçak güreşerek sıyrılamazsınız.
Türkiye tam anlamıyla " Balık baştan kokar" atasözünün vücut bulmuş hali oldu. Futbol da bunun dışında değil, hatta en net göstergesi.

Sürekli kendine yontan cin fikirli ( ama her işi batıran) tüccar zihniyetinden sıyrılmamız lazım artık.

"Yalnızlığım benim,
Pasaklı kontesim,
Ne kadar rezil olursak
o kadar iyi"

dizelerindense

" Yalnızlığım benim,
Çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak
O kadar iyi"

dizelerini tercih ediyorum ben.

Sevgi ve saygılarımla
Memur Çocuğu