Bu Blogda Ara
26 Şubat 2019 Salı
BİZİM ÇOCUKLAR
13 Mayıs 2018 Pazar
İki Çizgi Arasında
Kadın ve erkek nerelerde eşittir?
Kadın ve erkek iş yerinde aynı maaşı mı almalıdır?
Eşitlik konusu tartışıldığı ülkenin sosyal ve kültürel birikimine göre değişiklik gösteriyor.
Örneğin İran yada Suudi Arabistan'da futbol maçı izlesinler mi tartışılırken, Avrupa ülkelerinde toplum içindeki bire bir aynılık - farklılık konuşuluyor.
Ülkemizde her ne kadar suni olarak farklı otobüs, farklı taksi vs.. ayrıştırıcı bir ortam yaratılsa da uzak geçmişinde eşit statüde olduğumuzu biliyoruz, ve çok şanslıyız ki seçme ve seçilme hakkı konusunda adım atan ilk ülkelerden biriyiz.
Çocukken bu tartışmalar garip gelirdi bana. Annem ve babam aynı saatlerde evden ayrılıp, aynı saatlerde eve gelir, evin masraflarını birlikte hesap ederler, maaşlarını birlikte harcarlardı. Yani eve yapılan katkı - ev için harcanan emek aynıydı. O halde toplum neden bu konuyu tartışırdı? Anlayamıyordum.
Yaş ilerledikçe bazı farklı kavramlarla tanışmaya başladım. Ataerkil toplum gibi mesela. Hoş bizim evde babam hissettirirdi sağ olsun ataerkil aile yapısının anlamını. Sert adamdı. Bazen anlamsız - gereksiz kalan sertlikleri olurdu. Sayesinde beynimin içinde bir yerlerde kendini hatırlatan bir aile yapısı mirası taşıyorum sanırım. Hissettiriyor kendini.
Hayatın içinde savrulurken farklı yaşanmışlıklarla yoğrulup farklı düşüncelerle bezenebiliyor insan. "Toplumda eşittir ama iş yerinde eşit olmaya bilir, fiziksel güç vs vs..." gibi tartışmalar sanki erkeklerin dizayn ettiği bir dünyanın sonucu gibi. Yalnızca yatakta ve savaş meydanında fazladan aktif olan erkeğin. Küfür ederken bile kadınlar - anneler üzerinden gitmek gereksinimi duyan erkeğin. Oysa ki bizim ülkemiz yada kültürümüz ne Arap, ne tam Batılı. Anadolu insanının naifliği içinde kadın ve erkeğin durumu her zaman yan yana olmalarıdır. Hayatın içinde her daim beraber mücadele verir.
İşte bu yaşanmışlıklar ve düşünceler içinde, sırasıyla önce ablamın ve daha sonra bazı arkadaşlarımın hamilelik dönemlerini gözlemleme imkanım oldu. Yakalayabildiğim her an çok ilginç anılar biriktirmemi sağlıyordu.
Derken bir gün eşimin hamilelik haberini aldık. Yazımın başlığı olan iki çizgi ile belli olmuştu her şey. Bu seferki gözlem daha farklı oldu. Adeta gün gün - saat saat gözlemledim. Kadının inanılmazlığına şahit oldum! Evet. Kadın ve erkek asla eşit olamaz. Erkek karnında bir canlı büyütüp, daha sonra o canlıyı dünyanın en büyük acılarından biri ile dünyaya getirip, birde kaç yaşına gelirse gelsin ilk günkü gibi bakmaya devam edebilirse, işte o zaman eşit olur erkek ve kadın. Fazla mı abartıyorum? Sanmam.
Kadının inanılmazlığına şahit olurken, aynı süreçleri tüm kadınların yaşadığını düşününce, gözlerim dolar. Annem gelir aklıma. O da yaşadı bu süreci neticede.
Başta annem ve sevgili eşim...
Tüm annelerimizin anneler günü kutlu olsun...
Sevgi ve Saygılarımla
Memur Çocuğu
Not: Bu yazıyı yazarken, iki çizgiyi tekrar gördük! Heyecan aynı. Galiba kaygı da!
20 Nisan 2018 Cuma
Daha ne kadar rezil olacağız?
Dün akşam bir kez daha gördük ki, bu ülkede futbol yalnızca futbol değil. Vurguyu doğru yerden yaparsak, futbol asla bildiğimiz futbol değil. Böyle giderse de olmayacak gibi.
İki takım, ülke futboluna adeta hükmeden iki kulüp. Kupanın ilk maçı rezilliklerle doluyken, daha büyüğünü yaşatacaklarını düşünmemiştik. Ancak bu ülkede, 10-15 yıldır, " daha kötü ne olabilir" dediğimiz her durumdan sonra, birileri bize mutlaka daha kötüsünü yaşattı.
Maçtan sonra herkes ne olacağını sordu. Sorunun özü "adaletli bir çözüm mü olacak?" ekseninde düşünülebilir. Normalde olağanüstü toplantı olur diye düşünürken ben, konunun neredeyse 1 hafta sonra görüşüleceğini öğrendik. Arka planda birşeyler dönecek yada ortam soğutulacak. Bilemiyorum. Aklım çok ermez bu "inceliklere".
Yıllardır maçlara gider geliriz. Bir maçta sahaya buruşturulmuş kağıt attılar diye seyircinin yaka paça çıkartıldığına şahit oldum.
Başka bir maçta polisin 1-2 kez, artık sıradanlaşan (aslında olmaması gereken) küfürler savuran birini staddan atmakla tehdit ettiğini gördüm.
Bir basket maçında hakeme bağırdı diye orta yaş üstü bir izleyicinin maçın son dakikasında iki polis tarafından çıkartılmasını gördüm.
Diğer taraftan, yıllardır yedek kulübesi arkasında ana avrat düz giden İstanbul takımı seyiriclerini görüyoruz. Yada milli maç öncesi sırf sevimsizliğinden milli takım kalecisine küfür edildiğine hep beraber şahit olduk. Bunlara bir işlem yapılmadığına da.
Bu eksende düşününce adalet beklemek fazla iyimser oluyor bence.
İki futbolcu kavga etse, ikiside oyundan atılır. Aynı takımdan olsa bile, ikisi de atılır.
Şimdi burada benim beklediğim adalet ikisinin birden ihraç edilmesidir. Seneye de katılmamasıdır kupaya. Çocukluğumuzdan beri, bir resmi ortamda kavga varsa, "ama" ya gelmeden önce ceza verilir karşılıklı.
Eskişehirde, İzmirde yada başka Anadolu kentinde esip gürlemek kolay. Komşu ülke gibi davranabilmek lazım bazen.
Bizi rezil eden bu durumlardan kaçak güreşerek sıyrılamazsınız.
Türkiye tam anlamıyla " Balık baştan kokar" atasözünün vücut bulmuş hali oldu. Futbol da bunun dışında değil, hatta en net göstergesi.
Sürekli kendine yontan cin fikirli ( ama her işi batıran) tüccar zihniyetinden sıyrılmamız lazım artık.
"Yalnızlığım benim,
Pasaklı kontesim,
Ne kadar rezil olursak
o kadar iyi"
dizelerindense
" Yalnızlığım benim,
Çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak
O kadar iyi"
dizelerini tercih ediyorum ben.
Sevgi ve saygılarımla
Memur Çocuğu
15 Nisan 2018 Pazar
İnsan İnsan
5 Nisan 2018 Perşembe
Bu şehrin çocukları
3 yıl kadar önce okuduğum gazete haberi ile heyecanlanmıştım: " Olin desteği çekti, takım Eskişehir'e taşınıyor!"
Uzun yıllardır düşünürdüm, neden bu şehrin basketbol takımı yok diye. Nasıl olacak diye merak içerisindeydim. Biraz araştırınca, her ne kadar 900 seyirci ortalamasıyla oynasa da, kulübe verilmiş emeklerin, özellikle kurulmasında ve büyümesinde ter döken dönemin Edirne Gençlik ve Spor İl Müdürünün adeta çocuğu gibi olan bir takımın, düzenin çarkları arasında heba edilmesi gerçekten can sıkıcıydı. Bu geçmişi düşününce de pek gidemedik bir süre maçlara.
Gitmeye başladığımızda artık kazanmaya ve "takım" olmaya başlamış bir ekibi zevkle izlemeye başlamıştık.
İki isim çok dikkat çekiciydi:
Kartal ÖZMIZRAK ve Buğrahan TUNCER.
Aradan geçen zamanda Buğrahan başka takımlara gitti - geri geldi. Kartal kendi takımına döndü.
Geçtiğimiz akşam bu ikiliyi yeniden izleme şansı buldum: Sınırsız yabancı kuralları ile Limiti sonsuza giden Amerikalı basketbolcu enflasyonu olmasa, Türkiye'nin ve Avrupanın sayılı basketbolcusu olacak iki genç yetenek:
Kartal'ın bir maçta son hücumu kullandığı için rakip amerikalı ile kavga ettiğini hatirliyorum. Aynı maçta Buğrahan'ın oyuna girer girmez maçı çevirişini.
Geçen hafta sahada Buğrahan'ın ortaya koyduğu ruhu gördük. Üzerindeki EsEs formasıyla, sahada da adeta kaptan gibi takımı yönlendirmesini zevkle izledik.
Bu takım seyirciyle bütünleşemedi belki ama, takım karakteri gösteriyor. Doğru işler yapıyor eksikleri olsa da...
Ve aynı günlerde EsEs imizin başındaki haramilerin, günden güne ne kadar kötü takım yönettiklerine şahit oluyoruz.
Bir basket maçına 15 kişiyi organize edip götürmüştüm. Bir ara hepimiz EsEs diye bağırırken farkettim ki ben ve arkadaşlarım, hiç birimiz Eskişehirli değiliz. Sesimiz kısılıyor, hatta rakip seyirciyle kavgaya tutuşacağız.
Bir tarafta Eskişehirli olmayan Dünya vatandaşı olmuş sahadaki oyuncular kırmızı - siyah formayla ter dökerken, diğer tarafta banka hesabı ve nüfuzundan başka bir şey düşünmeyen kabadayı duruşlu kasabalı yöneticiler topluluğu.
Hangisi daha Eskişehir'li?
Not:
Buğrahan umarım uzun yıllar bizimle kalır. Hatta Kartal da gelse güzel olur :)
Saygılarımla
Memur Çocuğu
30 Mart 2018 Cuma
Perde aslında nerede?
Geçen yaz farketmiştim bizim eski mahalledeki, yalnızca tuvaletini kullandığım caminin duvarındaki tabelayı:
"4 - 6 yaş Kuran Kursu"
Çok şaşırmıştım. Somut kavramlarla dünyayı tanımaya çalışan çocukların, daha okul öncesinde Devlet Desteği ile soyut kavramlarla tanıştırılmasını anlayamamıştım. Geçen gün haberini okuyunca yeniden hatırladım:
https://www.birgun.net/haber-detay/4-6-yas-arasinda-100-bin-cocuk-kuran-kurslarinda-bu-yaslarda-din-egitimi-degil-oyun-gerekiyor-209359.html
İlkokula yeni başlayacak bir kız çocuğunun okulun ilk günü apartmandan çıkarkenki mahçup ve ne yapacağını bilmez hali geldi bir anda gözlerimin önüne. Sonra etrafımızı saran, çocuklara sık sık aşılanmak istenen kavramlar:
Bir çocuğun "mahşer" kelimesinin anlamı ile tanışmasını deneyimlemek dünyanın en can yakıcı deneyimlerinden biri bence. O kafa ve duygu karışıklığı dışardan bakanı derinden üzebiliyor.
Kendi çocukluğumu düşündüm sonra. Anneannem büyüttü beni. 5 vakit namaz kılardı. Dünya işlerinden de elini eteğini hiç bir zaman çekmemiş bir kadındı. Balkan savaşları sonrasında balkanlardan göç etmiş, balkan kültürüne sahip bir ailenin kızı olmasının etkisiyle sanıyorum, mutaassıp tabir edilen tipten bir kadın değildi.
Hal böyleyken dindar olunca dini hikayeleri de boldu. Bir gün bir hikaye anlatmıştı:
İyi insanlara Allah her zaman yardım ederdi. Ve çok çok iyi olup çok sevap işlersen bir gece gökyüzü sanki bir perde gibi açılır ve cennet görünürdü. Çok kötü ve günahkar olursan da aynı perdeden bu kez cehennem görünürdü.
Çokça dua ederdim yatmadan önce. Ailem ve kendim için.
Sonra bir gün dedim ki, ben iyi bir çocuğum, o zaman melekler bana yardım edip ödevimi yazsınlar. İlkokul 2 yada 3 teydim. Çocuk aklı işte: Soyuttan somuta geçiş yapmıştım. Kalemlerimi ve kağıdı gece masanın üstüne bırakıp, ödevin bitirilmesine yardım edilmesi için uzunca bir dua edip, sabah kalkınca gördüğüm boş kağıtla hayal kırıklığı yaşıyordum. Bir haftanın sonunda kağıdı kendim doldurdum. Kimse yardım etmiyordu çünkü.
Ama gene de ara ara o perde açılacak mı diye gökyüzüne bakmaya devam ettim.
Üniversiteyi şehir dışında okuyunca, farklı insanlarla bir arada yaşamanın ne demek olduğu hakkında bir fikir kırıntısına sahip olmaya başlamıştım ama öğrendikleriniz hep geliyor peşinizden, yada yaşadıklarınız. Bir arada yaşamak için bazı öğrenilenlerden vazgeçebilmekte gerekiyor.
Aradan epey zaman geçmiş düşünüyorum da şimdi.
Üniversiteden sonra iş - aile eksenli hatırı sayılır yurtiçi ve yurt dışı seyahatim oldu. Bu seyahatlerde insanların farklılıkları yanında aynılıklarını görmek mutlu ediyor beni halen.
Geçen yaz 3 ay yurtdışında kaldım. Çoğu Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın bir çok ülkesinden arkadaşlarım oldu.
İnsanların art niyetsiz tamamen doğal ve kendi halinde tavrı, ikili ilişkilerde yaşanan hataları çok açık bir şekilde, iletişimi devam ettirerek çözmeye çalışmaları, asla yalan söylememeleri gibi karakteristik özelliklere sahip olduklarını gördüm. İnsani ahlak kurallarını ve sınırlarını ne kadar iyi çizdiklerini. Birde hayat standardı olarak bizden ne kadar ileride yaşadıklarını.
Hayatımızda yanlış giden birşeyler var ve derin derin düşünüyorum bazen anneannemin anlattığı perde aslında nerede diye...
Perdelerinizin açılması dileklerimle...
Memur Çocuğu

